<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
         <channel>
         <title>Psikoloji</title>
         <link>https://www.keyfiniz.com/psikoloji/</link>
         <description>En güncel {psikoloji} Haberleri. Son dakika {psikoloji} haberlerini buradan takip edebilirsiniz. En son {psikoloji} haberleri anında burada.</description><item>
			<title><![CDATA[Deprem korkusu kronikleşirse destek şart!]]></title>
			<description><![CDATA[Uzmanlar, deprem korkusunun belli bir düzeye kadar normal olduğunu ancak kronikleştiğinde yaşam kalitesini düşürdüğünü vurguluyor. “Afet çantası hazırlamak kadar, psikolojik dayanıklılık da afet hazırlığının parçasıdır” mesajı öne çıkıyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
Türkiye’nin deprem gerçeğiyle yaşayan milyonlarca insan, her sarsıntı sonrası artan kaygıyla baş etmeye çalışıyor.

Uzmanlar, deprem korkusunun ‘normal’ sınırları aştığında, günlük yaşamı ve bedensel sağlığı etkileyen bir kaygı bozukluğuna dönüşebileceğine dikkat çekiyor. Deprem korkusunu yönetmenin mümkün olduğunu vurgulayan uzmanlar, “Sürekli tetikte yaşamak, gerçek bir yaşam biçimi değildir. İnsan zihni bu gerilime uzun süre dayanamaz” diyor.

DEPREM KORKUSU YAŞAM KALİTESİNİ DÜŞÜRÜYORSA BİR UZMANA GİTMEK AFET ÇANTASI HAZIRLAMAK KADAR ZARURİDİR

Moodist Psikiyatri ve Nöroloji Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Önder Kavakçı, depremin insanların en güvenli kabul ettikleri ev ve toprak algısını sarstığını belirterek, “Deprem sonrası bir iki gün süren tedirginlik normaldir. Ancak yoğun kaygı, sürekli korku hali ve bedensel belirtiler haftalarca devam ediyorsa profesyonel destek almak gerekir” dedi.

Psikiyatri Uzmanı Kavakçı, bu durumda görülebilecek belirtileri şöyle sıralıyor:

Sürekli tetikte olma, irkilme veya sarsıntı hissi

Çarpıntı, nefes darlığı, baş dönmesi

Uyku bozuklukları, kabuslar

Tahammülsüzlük, huzursuzluk, sinirlilik

Hissizlik, duygusal donukluk veya boşluk hissi

ÇOCUKLAR NASIL ETKİLENİYOR? 

Depremlerin çocukları da derinden etkilediğini belirten Kavakçı, “Çocuklar tehlikeyi değerlendirmek için büyüklerine bakarlar. Ebeveynler sakin kalırsa çocuklar da olayı daha kolay atlatır.” ifdelerine yer verdi.

Medyada deprem, fırtına veya felaket görüntülerine maruz kalmanın da çocukların zihinlerinde derin izler bırakabileceğine dikkat çeken Kavakçı, ebeveynlere şu önerilerde bulunuyor:

Çocuklara yaşına uygun, doğru bilgiler verin.

Korkularını küçümsemeyin, “bir şey olmaz” demeyin.

Yanında olduğunuzu hissettirin, mümkünse yalnız bırakmayın.

Televizyon veya sosyal medyadaki yıkıcı görüntülere sınırlama getirin.

GEREKLİ TEDAVİNİN ZAMANINDA YAPILMAMASI, SORUNLARIN KRONİKLEŞMESİNE NEDEN OLABİLİR

Moodist Hastanesi Klinik Psikologu Mader Bengisu Bilgen ise güvenli alanın tahrip olmasının temel güven duygusunu sarstığını belirterek, “Deprem sonrası aşırı irkilme, panikleme ve sürekli tehlike algısı psikolojik sorunların başladığını gösterir” dedi.

Bilgen, gerekli tedavinin zamanında yapılmaması halinde uyku bozuklukları, depresyon, anksiyete, yeme bozuklukları ve bağımlılık gibi kalıcı sorunların gelişebileceğini uyardı.

Bilgen, travma sonrası iyileşmenin bedeni düzenleyerek de başladığına ve yürüyüş, koşu, bisiklete binme gibi tekrarlı hareketlerin psikolojik toparlanmayı hızlandırdığına değinerek, şu önerileri sunuyor:

Günü yeniden yapılandırın.

Uykuyu mümkün olduğunca koruyun.

Tanıdık, güvenilir insanlarla bir arada olun.

Konuşmak istemiyorsanız duygularınızı yazarak, resim yaparak, ağlayarak, müzik dinleyerek ifade edin.

ASTROLOGLARIN TAHMİN PAYLAŞMASI ORTAK KORKUYU OLUMSUZ ETKİLİYOR

Deprem uzmanı olmayan kişilerin, astrologların sosyal medya üzerinden tahmin paylaşmasının kaygıyı artırarak ortak korkuyu olumsuz etkileyebildiğine işaret eden Bilgen, “Belirsiz ve güvenilmez paylaşımlar, temel güven duygusu sarsılan bireylerin kolayca yönlendirilmesine ve toplumsal kaygının derinleşmesine neden olabilir” dedi.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/11/deprem-korkusu-kroniklesirse-uzman-destegi-sart-tMVLugzw.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/11/deprem-korkusu-kroniklesirse-uzman-destegi-sart-tMVLugzw.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/11/t_deprem-korkusu-kroniklesirse-uzman-destegi-sart-tMVLugzw.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/11/deprem-korkusu-kroniklesirse-uzman-destegi-sart-tMVLugzw.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/deprem-korkusu-kroniklesirse-uzman-destegi-sart/24532/</link>
			<pubDate>Mon, 10 Nov 2025 15:36:03 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çatışmalarda çocuğu araya almak aileyi yıpratıyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Anne ve babanın arasındaki ilişki çatışmalarına bazen çocukların dahil edildiğini belirten uzmanlar, aile içindeki dengenin bozulduğunu söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Konuyla ilgili Keyfiniz.com'a açıklamalarda bulunan Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Gül Eryılmaz, anne-baba arasındaki çatışmalarda çocuğun araya girmesinin aile dinamiğine ve çocuğun ruhsal gelişimine etkileri hakkında önemli bilgiler verdi.

Çocukların anne ile baba arasına girmesi, ruhsal büyüme sürecini rotasından saptırıyor!

Çocukların hakem rolü üstlendiği ilişkilerin aile dinamiklerini daha sağlıksız bir yapılanmaya sürükleyeceğini kaydeden Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Gül Eryılmaz, “Anne ile babanın arasına giren çocuk üçgenleşmeye neden olur.” dedi.

Üçgenleşmenin ilk defa M. Bowen tarafından tanımlandığını aktaran Prof. Dr. Eryılmaz, “İki kişinin çatışmalı ilişkilerini çözememeleri durumunda ya da aralarında ilişki stresi olduğunda, bu strese katlanmanın tek yolu araya çocuğun girmesiyle mümkün olur. Eşler arasındaki ilişki bu sayede kısmen de olsa stabil olurken, çocuğun ruhsal büyüme süreci rotasından sapar.” diye konuştu.



Üçgenleşmede kalan çocuklar köken aileden ayrılamayabiliyor! 

Çocuğun sistemde kalmasının isteneceğini dile getiren Prof. Dr. Gül Eryılmaz, “Çocuk da buradan çıkma kaygısı içinde olacağından çoğu bu durumdaki ailelerde içe içe geçmişlik ortaya çıkar.” dedi.

İç içe geçmiş ailelerde sınırların olduğundan daha katı olabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Eryılmaz, şunları söyledi:

“Aileden birinin farklılaşmasına daha az tahammül edilir. Bu da kendi duygularını yönetemeyen bireylerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Ayrıca üçgenleşmede kalan bu çocukların gelecekte benzer ilişki tarzlarını seçmelerine ya da başka bir aile kurmalarına rağmen köken aileden ayrılması gereken dozda ayrılamamalarına sık rastlanır.”

Ailede sınırlar ve açık iletişim olmalı! 

Sağlıklı bir aile yapısının nasıl olması gerektiği hakkında bilgi veren Prof. Dr. Gül Eryılmaz, “Ailede ebeveyn alt sistemi, eş alt sistemi ve çocuk alt sistemi gibi bir yapının olması; bu yapının sınırlarının olması, üçgenleşmelerin olmaması, iletişimin açık olması, koalisyonların olmaması, rollerin belirgin olması daha sağlıklı aile yapısı için önemlidir.” diyerek sözlerini tamamladı. 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/10/catismalarda-cocugu-araya-almak-aileyi-yipratiyor-1436.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/10/catismalarda-cocugu-araya-almak-aileyi-yipratiyor-1436.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/10/catismalarda-cocugu-araya-almak-aileyi-yipratiyor-1436-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/10/catismalarda-cocugu-araya-almak-aileyi-yipratiyor-1436.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/catismalarda-cocugu-araya-almak-aileyi-yipratiyor/23765/</link>
			<pubDate>Fri, 31 Oct 2025 12:10:01 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Uzmanlardan 'Korku Evi' Uyarısı]]></title>
			<description><![CDATA[Son günlerde Taksim’de bir korku evinde yaşanan ve büyük yankı uyandıran olay, “korku evleri” ve “öfke odaları” gibi adrenalin odaklı eğlencelerin psikolojik yönünü yeniden gündeme taşıdı.
Psikiyatri ve nöroloji uzmanları, bu tür mekanların özellikle gençler ve ergenler üzerinde ciddi duygusal etkiler yaratabileceğine dikkat çekiyor. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar..]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[KORKU EVLERİ: GENÇLERİN “HEYECANLA VAR OLMA” ARAYIŞI

Klinik Psikolog M. Yusuf Babacan, son yıllarda korku evlerine duyulan ilginin hızla arttığını ve ziyaretçilerin çoğunluğunu 18–25 yaş aralığındaki gençlerin oluşturduğunu hatırlatarak, “Korku evleri, tehlike olarak algılanabilecek birçok uyaran barındırır. Bu uyaranlar beyindeki ödül merkezini harekete geçirir ve yüksek miktarda dopamin ile adrenalin salgılanmasına neden olur. Bu hormonların etkisiyle kişi yoğun bir haz ve heyecan hisseder. Gençlerin ödül merkezleri uyarılmaya daha yatkın olduğu için bu deneyim onlar için cazip hale gelir.” dedi.



Kontrollü Korku Beyni Uyarıyor

Gençlerin korku evlerinde hissettikleri bu yoğun duygusal dalgalanmanın, “var olma” ya da, “canlı hissetme” biçimi olarak algılandığını da vurgulayan Psikolog Babacan, “Korku evlerinde korku, stres, heyecan ve haz aynı anda yaşanır. Bu duyguların yoğunluğu gençlerde güçlü bir benlik farkındalığı yaratabilir. Aynı zamanda korku evleri, gençlerin hem kendilerine hem de arkadaş çevrelerine cesaretlerini ispatlayabildikleri sosyal bir alan haline gelmiştir.” ifadelerini kullandı.

Korku evlerinin, “kontrollü uyarım” yarattığını belirten Babacan, beynin hem tehlike sinyali hem de güvenlik hissi arasında gidip geldiğini söyledi. Babacan açıklamasında, “Amigdala korku uyaranlarını algılayıp dopamin ve adrenalin salgılatırken, beynin başka bir bölgesi kişinin aslında güvende olduğunu bildirir. Bu denge, kişiyi kontrollü bir uyarılma durumunda tutar. Yani kişi korkar ama aynı zamanda bundan haz alır.” diye konuştu.

Babacan’a göre korku evlerinin popülerleşmesinin bir diğer nedeni de sosyalleşme. Psikolog M. Yusuf Babacan, "Korku evleri, birlikte korkmak, destek olmak, görevleri tamamlamak gibi deneyimlerle sosyal bağları güçlendirir. Bu nedenle gençler için yalnızca eğlence değil, aynı zamanda bir ‘bağ kurma alanı’dır.” dedi.



Öfke Odaları Rahatlatıyor Mu?

Öte yandan Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Cansu Gerçek de konuyla ilgili açıklamasında, öfke duygusunun insan olmanın doğal bir parçası olduğunu ancak sağlıklı biçimde ifade edilmediğinde zarar verici hale geldiğini vurguladı.

Psikiyatri Uzmanı Gerçek, “Öfke, kontrol edilmesi gereken, anlaşılması gereken bir duygudur. Öfkenin nasıl kontrol edileceğini tespit etmek için önce öfkenin anlaşılması gerekiyor. Ancak giderek artan şekilde öfkenin bastırıldığını ya da uygunsuz biçimlerde dışa vurulduğunu gözlemliyoruz. Bu nedenle öfke odaları, öfkeyi boşaltmanın bir yolu olarak görülmeye başlandı.” dedi.

Dr. Gerçek’e göre öfke odaları, özellikle ergen yaş grubunun ilgisini çekiyor. Açıklamasında, “Ergenlikte beynin ön bölgesi olan prefrontal korteks henüz tam gelişmediği için gençler düşünmeden eyleme geçmeye daha yatkındır" diyen Psikolog Dr. Gerçek, "Öfke odaları, hissettiği olumsuz duyguyu hemen ortadan kaldırmak isteyen gençler için ‘kendini ifade etmenin hızlı bir yolu’ olarak görülüyor.” ifadelerini kullandı.



Sosyal Medya ve Görünürlük İhtiyacı

Dr.Gerçek, öfke odalarının sadece duygusal değil, sosyal bir yönü de olduğunu belirterek, “Bazı gençler, bu deneyimleri video çekerek, hikâye paylaşarak sosyal medyada görünür hale getiriyor. Bu da öfke odasını, duyguların ifade edildiği bir yerden çok, ‘kendini gösterme alanına’ dönüştürebiliyor.” diye konuştu.

Dr. Gerçek, bu mekanların geçici bir rahatlama sağlasa da uzun vadede sağlıklı bir duygu düzenleme yöntemi olmadığının altını çizerek, "Asıl önemli olan, öfkeyi bastırmadan, kırıp dökmeden, sağlıklı iletişim ve destekleyici ilişkiler aracılığıyla ifade edebilmektir.” dedi.

Duygular Bastırılmamalı, Anlaşılmalı

Korku evleri ve öfke odalarının kısa süreli heyecan ve rahatlama sunsa da uzun vadede duygusal dengeyi sağlamaya yardımcı olamayacağına dikkat çekiyor.

Uzmanlar gençleri ve ebeveynleri bu konuda uyararak, “Heyecan yaşamak doğaldır ama bunu güvenli sınırlar içinde yapmak gerekir. Korku evinde hissedilen adrenalin geçicidir; gerçek rahatlama, duygularımızı tanıyıp sağlıklı biçimde ifade edebildiğimizde mümkündür.” ifadelerini kullandı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/10/korku-evi-dehseti-sonrasi-uzmanlardan-onemli-uyari-3628.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/10/korku-evi-dehseti-sonrasi-uzmanlardan-onemli-uyari-3628.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/10/korku-evi-dehseti-sonrasi-uzmanlardan-onemli-uyari-3628-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/10/korku-evi-dehseti-sonrasi-uzmanlardan-onemli-uyari-3628.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/korku-evi-dehseti-sonrasi-uzmanlardan-onemli-uyari/23267/</link>
			<pubDate>Sat, 25 Oct 2025 14:03:07 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[En iyi antidepresan karşılıksız iyilik yapmak!]]></title>
			<description><![CDATA[İyiliğin stresi azalttığını, beynin ödül merkezini harekete geçirdiğini ve ömrü uzattığını dile getiren Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Tüm kanıtlar gösteriyor ki iyilik yapmanın antidepresan etkisi var. Hatta diyebiliriz ki en güzel antidepresan iyiliktir." dedi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Konuyla ilgili Keyfiniz.com'a açıklamalarda bulunan Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, iyilik ve psikolojisi konusunu değerlendirdi.

Cömert olan daha mutlu ve uzun yaşıyor

Son yıllarda pozitif psikolojinin önemli bir alt dalı haline gelen "iyilik psikolojisi" ne dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Harvard Business School'un 136 ülkede iş adamları üzerinde yürüttüğü geniş kapsamlı bir araştırmada, yardımsever ve cömert olan iş adamlarının, olmayanlara göre hem daha mutlu oldukları hem de ortalama ömürlerinin daha uzun olduğu tespit edildi. Bu, iyiliğin doğrudan yaşam kalitesine ve süresine etki ettiğini gösteren en net kanıtlardan biridir." dedi.

İyilik stresi azaltıyor!

İyilik yapmanın nörolojik ve hormonal etkilerine de değinen Prof. Dr. Tarhan, “Düzenli olarak iyilik yapan kişilerde, ‘savaş ya da kaç’ hormonu olarak bilinen ve kortizolü tetikleyen ACTH hormonunun yüzde 23 daha az salgılandığı tespit edildi. Bir kişi iyilik yapmayı hayal ettiğinde bile, beynin ödül merkezi olan ventral striatum bölgesi aktif hale geliyor. Bu, beyinde haz ve odaklanma kimyasalı olan dopamin ile bağlanma hormonu olan oksitosin salgılanmasını sağlıyor. Tüm bu kanıtlar gösteriyor ki iyilik yapmanın antidepresan etkisi var. Hatta diyebiliriz ki en güzel antidepresan iyiliktir. Yani iyilik yapmak en güzel antidepresan." diye konuştu.

İyilik bulaşıyor… 

İyiliğin bulaşıcı "dalga etkisi" ne vurgu yapan Prof. Dr. Tarhan, “Bir kişinin yaptığı bir iyiliğin, kısa sürede 300 kişiye ulaşabildiğini gösteren çalışmalar var. Patronundan çekinen bir genç, katıldığı bir kursta aldığı tavsiye üzerine aksi patronuna bir kravat hediye eder. Patronu önce terslese de gencin samimiyetinden etkilenir ve o da kendi oğluna bir hediye almaya karar verir. Hediye karşısında ağlamaya başlayan oğlu, 'Baba, kimse beni sevmiyor diye bu gece intihar etmeyi planlıyordum' itirafında bulunur. İşte iyiliğin dalga etkisi budur. Gerçekten iyiliğin antidepresan etkisi var. Hem kişinin beyin fonksiyonlarını, kimyasını etkiliyor, hem de diğer insanları. İyilik yaparken hemen büyük iyilik düşünmemek lazım. Sevgi dolu bir bakış, bir tebessüm, birkaç güzel söz, içten bir selam veya bir helalleşme de en kıymetli iyiliklerdendir. 'Kalbini kırdıysam özür dilerim' demek bile müthiş bir iyileştirici güce sahiptir." ifadelerini kullandı.



İyilik psikolojisinin nörobiyolojik temelleri var

İyilik ve iyiliğin psikolojisinin nörobiyolojik temelleri olduğunu işaret eden Prof. Dr. Tarhan, iyilik psikolojisinin sadece bireysel bir erdem olmadığını, aynı zamanda toplumsal ve ekonomik refahın temelini oluşturduğunu vurguladı.

Karşılık bekleyerek yapılan iyiliği yazar Cemil Meriç'in "tefecilik" olarak tanımladığını hatırlatan Prof. Dr. Tarhan, gerçek ve karşılıksız iyiliğin sosyal bağları ve toplumsal güveni artırarak en büyük sermayeyi oluşturduğunu belirtti.

Davranış iktisadının kurucusu Kahneman'a atıfta bulunan Prof. Dr. Tarhan, büyük ekonomik kararların bile salt çıkara göre değil, güven ve sevgi gibi psikolojik faktörlere göre alındığını ifade ederek, “Fukuyama'nın da belirttiği gibi, yüksek güvenlikli toplumlarda yatırımlar artar, çünkü güven riskleri azaltır. Güven ortamının temelinde ise karşılıklı ve çıkarsız iyilik ilişkileri yatıyor.” dedi.

İyilik projeleri, okullarda akran zorbalığını azaltıyor… 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kötülükle mücadelenin en etkili yolunun, iyiliği bir eğitim politikası haline getirmek olduğunu ifade ederek, Türkiye'nin kendi kültüründe var olan bu değerleri eğitim sistemine entegre etmesi gerektiğini vurguladı.

"Bizim kültürümüzde zaten var olan sadaka ve yardımlaşma kültürünü, nasılsa aileden öğreniliyor diye eğitim sistemi önemsemiyordu. Ancak artık aileler kültür aktarıcısı değil. Eğer okulda da öğretmezsek, çocuklarımız bu değerlerden mahrum kalacak." diyen Prof. Dr. Tarhan, "Rastgele iyilik projeleriyle teşvik edilen çocukların olduğu okullarda akran zorbalığı da şiddet olayları da azalır." ifadesinde bulundu.

Eğitim sisteminin amacının robotik bireyler yetiştirmek değil, sosyal ve duygusal zekâsı gelişmiş, merhametli ve iyi insanlar yetiştirmek olması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, "Ağlayan bir insana uzatılan bir elin, verilen bir ekmeğin yarattığı tebessüm hem alanı hem de vereni mutlu eder. Çocuklarımıza bu mutluluğu öğretmeliyiz." diye konuştu.

Tembele iyilik, tembelliğe teşvik ediyor 

‘Merhamet yorgunluğu’ denilen bir şey olduğunu söyleyen Prof. Dr. Tarhan, "Tembel kişilere yapılan iyilik onları tembelliğe, bencil kişilere yapılan iyilik ise onları parazit gibi beslenmeye teşvik eder. Bu, iyiliğin kötüye kullanımıdır ve karşı tarafa iyilik değil, kötülük yapmaktır." dedi.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, iyiliğin "doğru ve yanlış" uygulanması arasındaki ince çizgiye dikkat çekerek, "İyilik yapıyorum derken karşı tarafın hayatına ne kattığımızı, bu iyiliğin onu iyiye ve doğruya götürüp götürmediğini sorgulamalıyız. Sadece kendimizi iyi hissetmek için yapılan, içinde anlam olmayan iyilikler, uzun vadede zarar verir." ifadelerini kullandı.

"Balık vermek yerine balık tutmayı öğretmek" ilkesinin iyilikte de geçerli olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, "Emek vermeden, yorulmadan elde edilen bir şeyin kıymeti bilinmez. Eğer bir kişiye sürekli emek harcamadan bir şeyler verirseniz, onu sorumluluk almaktan uzaklaştırırsınız. Bu çocuğunuz da olabilir, bir yakınınız da. Bu bir merhamet değil, 'merhamet yorgunluğu' veya kişinin kendi egosunu tatmin etme çabasıdır." dedi.

"Yanlış kişiye iyilik yaparsanız, etrafınızda kan emiciler toplanır." diyen Prof. Dr. Tarhan, "Güçlüyken yanınızda olup düştüğünüzde kaybolan insanlardan şikâyet ediyorsanız, bunun sebebi genellikle zamanında yaptığınız yanlış iyiliklerdir. İyilik, hak edene, hak ettiği şekilde ve karşı tarafı geliştirecek biçimde yapılmalıdır." diye ekledi.



Narsisizmin tedavisinde en etkili yöntemlerden biri "sessiz iyilik yapmak"…

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, modern çağın en yaygın sorunlarından biri olan narsisizmin tedavisinde en etkili yöntemlerden birinin "sessiz iyilik yapmak" olduğunu ifade ederek, "Bir elinle dilenciye para verip diğer elinle selfie çekmek, iyilik değil, ego tatminidir. Gerçek iyileşme, kimseye göstermeden, sessizce yapılan ve narsistik dürtüleri eğiten iyiliktir." dedi.

İyilik yaparken sergilenen gösterişin ve kendini öne çıkarma çabasının, iyiliğin ruhuna aykırı olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu tür eylemlerin genellikle beklenen ilgiyi görmediğini ve "soğuk" kaçtığını söyledi.

Narsistik kişilik özelliklerine sahip veya narsisizm puanı yüksek çıkan kişilere yaptıkları bir iyiliği hiç kimseye anlatmamalarını, göstermemelerini tavsiye ettiklerini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Kişinin içinde 'herkese anlat, göster' diyen bir ses vardır. Bu sese rağmen iyiliği gizli tutabilmek, kişinin kendi narsisizmini ve çıkarcı dürtülerini eğitmesinin en güçlü yollarından biridir." diye konuştu.



Çocuklara yapılan iyilikler bir "tehdit veya itaat unsuru" olarak kullanılmamalı

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, ailelerin çocuklarına yaptıkları iyilikleri bir "tehdit veya itaat unsuru" olarak kullanmasının yanlış olduğunu belirterek, "Çocuğunuza para verirken kendi egonuzu tatmin etmek için bahşiş vermeyin. Ona sorumluluk almayı ve bütçe yönetimini öğretmek için 'hak ediş' verin. Aksi takdirde para yönetimini öğrenemeyen bireyler yetiştirirsiniz." dedi.

Aile içi ilişkilerde sıkça yapılan "iyilik hatalarına" da dikkat çekerek, "Ben sana iyilik yapıyorum, sen de dediğimi yap" mantığının çocuk yetiştirmede büyük zararlar verdiğini söyledi.

"Saçımı süpürge yaptım" diyerek sürekli karşılık bekleyen ve şikâyet eden ebeveynlerin, aslında çocuklarına iyilik yapmadığını, tam tersine hem kendilerini hem de çocuklarını huzursuz ettiklerini belirten Prof. Dr. Tarhan, bu durumun "merhamet yorgunluğu" ve yaşam doyumu düşük kişilikler ortaya çıkardığını dile getirdi.

Sağlıklı empati nasıl yapılır?

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, empatinin sıkça "karşı tarafın yerine kendini koymak" olarak yanlış anlaşıldığını belirterek, "Sağlıklı empati, kendi kimliğini ve sınırlarını unutmadan karşı tarafı anlamaktır. Sınırlarını korumadan kendini tamamen feda etmek, 'fedakârlık şeması' denilen psikolojik bir sorundur ve 'merhamet yorgunluğu'na yol açar." diye konuştu.

Empati ve sempati arasındaki farkı vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Kreşte bir bebek ağladığında diğerlerinin de ağlamaya başlaması sempati duymaktır. O bebekler, kendi acılarıyla başkasının acısı arasındaki ayrımı henüz öğrenememiştir. Sağlıklı empati ise 'O acı çekiyor, ona yardım etmeliyim ama kendi haklarımı ve sınırlarımı da korumalıyım' diyebilmektir." ifadesinde bulundu.



Yardımseverlik gibi kültürel değerleri kaybediyoruz

Türkiye’nin sıcak ve yardımseverlik gibi kültürel değerlerini, genç nesillere aktaramaması halinde kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, Japonya gibi ülkelerin ve Harvard, Yale gibi öncü Batı üniversitelerinin, çocuklara küçük yaşta akademik bilgiden önce değerler eğitimini ve "İyilik Psikolojisi"ni öğreterek bu soruna çözüm bulduğunu, Üsküdar Üniversitesi’nin de bu dersi 2013 yılında, Harvard’dan bile önce başlatarak öncülük ettiklerini vurguladı.

Prof. Dr. Tarhan, fedakârlık ve empatiyle ilişkili genlerin var olduğunu ancak bu genlerin, değerleri öğretmeyen bir çevre ve eğitim sistemi tarafından "susturulabildiğini" ifade ederek, genetik yatkınlıklarımıza rağmen, iyiliği veya saldırganlığı seçmenin "özgür irademize" ve aldığımız eğitime bağlı olduğunun altını çizdi.

Kadın beyninin empati ve iç gerçekliğe, erkek beyninin ise mantık ve dış gerçekliğe olan biyolojik yatkınlığının, endüstri devrimiyle değişen sosyal rollerle birlikte yeni bir denge gerektirdiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Yaptığımız iyilikleri küçük görmeyelim; onun dalga ve bulaşıcı etkisi muazzamdır. Ancak bu sihir, sadece karşılık beklenmeyen, samimi iyiliklerde ortaya çıkar." diye konuştu.

Şirketler iyilik projeleri başlatmalı

Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, iyilik yapma sorumluluğunun sadece Diyanet İşleri Başkanlığı'na bırakılmasının büyük bir hata olduğunu, zira dinin artık kurumsal bir kimlik olmaktan çıkıp bireysel bir "hal"e dönüştüğünü belirterek, Türkiye'de de cemaat ve tarikatlara olan güvenin 15 Temmuz sonrası eridiğini ve yeni STK'ların da ticarileşip dünyevileşerek iyi bir temsil sunamadığını ifade etti.

Prof. Dr. Tarhan, bu boşluğun ancak eğitim sistemi, şirketler ve diğer kurumlar tarafından doldurulabileceği uyarısında bulunarak, kurumsal aidiyeti artırmak isteyen şirketlerin "iyilik projeleri" başlatması gerektiğini, okullarda ise "karşılıksız iyiliklerin" ödüllendirilmesinin, gençlerdeki şiddeti ve politizasyonu azaltacağını sözlerine ekledi. 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/10/en-iyi-antidepresan-karsiliksiz-iyilik-yapmak-5315.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/10/en-iyi-antidepresan-karsiliksiz-iyilik-yapmak-5315.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/10/en-iyi-antidepresan-karsiliksiz-iyilik-yapmak-5315-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/10/en-iyi-antidepresan-karsiliksiz-iyilik-yapmak-5315.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/en-iyi-antidepresan-karsiliksiz-iyilik-yapmak/21716/</link>
			<pubDate>Mon, 06 Oct 2025 10:42:44 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sürekli özür dilemek özgüveni tüketiyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Sürekli özür dileme davranışının bazı psikolojik temelleri olabileceğini belirten uzmanlar, bu durumun çoğu zaman nezaketin ötesine geçerek kişinin özgüvenini zedeleyebildiğini söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Keyfiniz.com'a açıklamalarda bulunan Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, sürekli ve gereksiz özür dileme davranışının psikolojik temelleri, toplumsal cinsiyet etkileri, olumsuz sonuçları ve bu davranışın nasıl değiştirilebileceği konusunda bilgi verdi.

Sürekli ve yersiz özür dileme davranışının genellikle düşük benlik saygısı, sosyal kaygı ve çocuklukta deneyimlenen eleştirel ebeveyn tutumlarıyla ilişkili olduğunu aktaran Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Sosyal ilişkilerde hem kişinin kendisi hem de çevresi için yorucu hale gelebilir. Arkadaşlık ve romantik ilişkilerde bu durum, karşı tarafın üstün konumda hissetmesine ve ilişki dinamiğinin dengesizleşmesine yol açabilir.” dedi. 

Kadınların erkeklere göre daha fazla özür dilemesinin biyolojik değil, toplumsal cinsiyet rolleriyle ilgili olduğunu vurgulayan Aydın, öz farkındalık geliştirmenin, gereksiz özürlerin önüne geçmek için önemli bir adım olduğunu kaydetti.

Özür dilemek, kişinin onaylanma ve reddedilmekten kaçınma ihtiyacını yansıtıyor!

Sürekli ve yerli yersiz özür dileme davranışının, genellikle düşük benlik saygısı, sosyal anksiyete bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) veya bağımlı kişilik özellikleriyle ilişkili olabileceğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Özür dilemek burada sadece bir nezaket ifadesi değil, aynı zamanda kişinin onaylanma ve reddedilmekten kaçınma ihtiyacının bir yansımasıdır.” dedi.

Sosyal fobisi olan bireylerin, aslında herhangi bir yanlış yapmasa bile ‘yanlış anlaşılma’ ihtimaline karşı sürekli özür dileyebileceklerini aktaran Aydın, “Sürekli özür dileme davranışının kökeninde çoğunlukla çocuklukta yaşanan ebeveyn tutumları ve aile dinamikleri bulunur. Aşırı eleştirel, otoriter veya cezalandırıcı ebeveyn tutumları, çocuğun ‘yanlış yaparsam sevgiyi kaybederim’ inancını geliştirmesine yol açabilir. Ayrıca travmatik deneyimler, özellikle de duygusal veya fiziksel istismar, çocuğun ilerleyen yaşlarda uyum stratejisi olarak sürekli özür dilemesini tetikleyebilir. Böyle bir çocuk yetişkinlikte de karşısındakinin öfkesini yatıştırmak için refleksif olarak özür dilemeye devam edebilir.” diye konuştu.



Sürekli özür dilemek, zamanla özgüvensiz algılanmaya yol açabiliyor!

Sürekli özür dilemenin, sosyal ilişkilerde hem kişinin kendisi hem de çevresi için yorucu hale gelebileceğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Başlangıçta mütevazı ve düşünceli bir tavır olarak algılansa da, zamanla kişinin özgüvensiz, kararsız veya pasif biri olarak görülmesine neden olabilir.” dedi.

Arkadaşlık ve romantik ilişkilerde bu durumun, karşı tarafın üstün konumda hissetmesine ve ilişki dinamiğinin dengesizleşmesine yol açabileceğine işaret eden Aydın, sürekli özür dileyen bir bireyin, partneriyle tartışmalarda haklı olsa bile geri adım atarak sağlıksız bir ilişki döngüsünü pekiştirebileceğini aktardı.

Sürekli özür dilemenin arkasındaki esas psikolojik temel…

Sürekli özür dileme eğilimine, genellikle aşırı kaygı, suçluluk duyguları, utangaçlık, onaylanma ihtiyacı ve kararsızlık gibi psikolojik belirtilerin eşlik ettiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Klinik gözlemler, bu kişilerin sık sık ruminasyon (aşırı düşünme), kendi davranışlarını tekrar tekrar sorgulama ve başkalarının tepkilerine aşırı duyarlılık sergilediğini ortaya koyuyor.” dedi.

Aydın, “Dolayısıyla özür dilemek tek başına bir belirti değil, daha geniş bir kaygı ve özgüven sorunlarının görüntüsü olabilir.” açıklamasını yaptı.

Kadınların daha fazla özür dilemesi biyolojik değil, cinsiyet rolleriyle ilgili!

Araştırmaların, kadınların erkeklere kıyasla daha fazla özür dilediğini gösterdiğine değinen Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bunun nedeni, kadınların yanlış davranışı daha kolay algılamaları ve sosyal ilişkilerde uyumu koruma eğilimlerinin daha yüksek olmasıdır.” dedi.

Ancak bu farkın biyolojik değil, daha çok toplumsal cinsiyet rolleriyle ilgili olduğunu vurgulayan Aydın, “Küçük yaşlardan itibaren kız çocuklarına daha fazla uyumlu, ‘iyi’ ve ‘kibar’ olma mesajı verilirken, erkek çocukları daha fazla bağımsızlık ve otoriteye teşvik edilir.” ifadelerini kullandı.

Hangi durumlarda gereksiz özür dilendiğinin farkına varılmalı!

Sürekli özür dileme davranışını değiştirmek için öncelikle öz farkındalık geliştirmenin önemli olduğunun altını çizen Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:

“Kişi, hangi durumlarda gereksiz özür dilediğini fark ederek bir ‘özür günlüğü’ tutabilir. Bunun yerine teşekkür etmek; ‘geç kaldım, kusura bakma’ yerine ‘beklediğin için teşekkür ederim’ gibi alternatif ifadeler kullanmak, davranışın otomatikleşmesini kırmada etkili olur. Ayrıca bilişsel davranışçı terapi (BDT), kişinin düşünce kalıplarını sorgulamasına ve daha sağlıklı iletişim becerileri geliştirmesine yardımcı olur. Özellikle güvenli iletişim pratikleri sayesinde kişi, özür dilemeden de saygılı ve net biçimde kendini ifade etmeyi öğrenebilir.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/09/surekli-ozur-dilemek-ozguveni-tuketiyor-1666.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/09/surekli-ozur-dilemek-ozguveni-tuketiyor-1666.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/09/surekli-ozur-dilemek-ozguveni-tuketiyor-1666-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/09/surekli-ozur-dilemek-ozguveni-tuketiyor-1666.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/surekli-ozur-dilemek-ozguveni-tuketiyor/19333/</link>
			<pubDate>Sat, 06 Sep 2025 12:34:53 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Rüya görmek ruhu dinlendiriyor]]></title>
			<description><![CDATA[Rüya görmek ruhu dinlendirir! Rüya herkes için farklı bir anlama gelirken uzmanlar uykunun bedeni, rüyanın ise ruhu dinlendirdiğini söyledi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Rüyanın herkes için farklı bir anlama geldiğini belirten uzmanlar uykunun bedeni, rüyanın ise ruhu dinlendirdiğini belirtiyor.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Uyku bedeni, rüya ise ruhu dinlendirir!”

Rüya görmenin bizim genetik algoritmamızın bir parçası olduğunu kaydeden Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bir insanın rüya görmemesi mümkün değil. Herkes rüya görüyordur, hatırlamıyordur. Rüya görmek, insanın fizyolojik bir özelliğidir. Uyku bedeni, rüya ise ruhu dinlendirir. Asıl ruhsal dinlenme, rüya sırasında gerçekleşir.” dedi. Eğer kişinin bir ruhsal problemi yoksa, rüya yorumlarıyla uğraşıp vakit kaybetmesine gerek olmadığını dile getiren Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Ancak psikiyatrik tedavi gören veya terapi sürecinde olan biri için rüyalar anlamlı olabilir” diye konuştu. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bilinçaltı ve rüyalar konusunu değerlendirdi.

“İnsan, kendi varlığının farkında olan tek canlı”

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, canlılar arasında, özellikle memeliler grubunda yer alan insanın, bilinç sahibi olan tek varlık olduğunu dile getirerek, “Diğer hiçbir canlıda bilinç bulunmaz. Diğer canlıların zaman kavramı, geçmiş ve gelecek bilinci, varoluş bilinci, anlam arayışı ya da ölüm bilinci yoktur. Bunlar yalnızca insana özgü özelliklerdir. İnsan, kendi varlığının farkında olan tek canlıdır. ‘Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum?’ gibi soruları sorabilmek bu bilincin göstergesi. Kişinin farkında olmadan yaptığı şeyler genellikle bilinçaltından kaynaklanır. Farkında olarak yapılan şeyler bilinçli; farkında olmadan yapılanlar ise bilinçsiz davranışlardır.” dedi.

“Bilinç, kuantum bir varlık olarak ele alınıyor”

Bu konuların yaklaşık 100 yıl önce Freud ve Jung gibi psikiyatristler tarafından da tartışıldığını, bilinç ve bilinçaltı arasındaki ilişkinin özellikle ruhsal hastalıklarla bağlantılı olarak ele alındığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “2000’li yıllardan itibaren nörobilimin gelişmesiyle birlikte bilince dair yeni tartışmalar ortaya çıkmıştır. Günümüzde bilinç, beynin üzerinde bir varlık olarak; hatta bazı görüşlere göre kuantum bir varlık olarak ele alınmaktadır. Bilinç günümüzde hâlâ psikiyatrinin en temel tartışma konularından biridir. Bilinç, belki de psikiyatrinin kuantumudur. Bilinçaltı, bir insanı analiz etmeye çalıştığımızda karşımıza çıkan, kişinin bazen kendisinden bile beklemediği davranışların kaynağıdır. Bazı insanlar, hiç düşünmeden otomatik tepkiler verebilir ya da refleksif davranışlar sergileyebilir. Üstünlük kompleksi ya da aşağılık kompleksi gibi durumlar bilinçaltı mekanizmalarla ilişkilendirilmiştir. Bu durumları açıklamak için psikolojide çeşitli savunma mekanizmaları geliştirilmiştir.” diye konuştu.

“Örtük bellek, farkında olmadan otomatik şekilde kullandığımız bilgileri barındırıyor”

Günümüzde nörobilimin bu konuyu getirdiği noktada, “bilinçaltı” yerine artık “implisit memory”, yani örtük bellek kavramının kullanıldığını anlatan Tarhan, “Bilincin karşılığı ise ‘eksplicit memory’ yani açık bellek olarak tanımlanır. Açık bellek, farkında olduğumuz ve bilinçli şekilde hatırladığımız bilgileri içerirken; örtük bellek, farkında olmadan otomatik şekilde kullandığımız bilgileri barındırır. Bilinçaltı, kişinin düşünmeden gerçekleştirdiği otomatik davranışlardır. Bu, beyinde kısa yollar aracılığıyla oluşur. Yani sadece felsefi ya da soyut bir konu değildir; nörobiyolojik karşılığı vardır. Kişinin örtük bellek (bilinçaltı) ve açık bellek (bilinç) mekanizmalarını ne kadar iyi yönetebildiği, hayatını ne ölçüde kontrol edebileceğini belirler.” ifadesinde bulundu.

“Bir kişi, karşısındaki birine aniden yoğun bir tepki verebilir”

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bilinçaltı ve bilinçdışı kavramların kimi zaman karıştırılsa da farklı şeyleri ifade ettiğini söyleyerek, şöyle devam etti:

“Bir kişi, karşısındaki birine aniden yoğun bir tepki verebilir. Bu durumu analiz ettiğinizde görürsünüz ki, tepki gösterdiği kişi aslında geçmişte ona zarar veren bir kişiye fiziksel ya da davranışsal olarak benzemektedir. Kişi bunun farkında değildir ama bilinçaltı bu benzerliği çağrıştırır ve otomatik bir tepki oluşturur. Yani karşısındaki kişi aslında bir yanlış yapmamış olsa bile, kişi geçmişte yaşadığı olumsuz deneyimin etkisiyle tepki verir. Bu, bilinçaltının devreye girmesiyle olur. Bu tür bilinçaltı tepkilerin rüyalarla da yakın ilişkisi vardır. Bu nedenle Freud, ‘rüyalar bilinçaltına giden kral yoludur’ demiştir. Ona göre rüyalar, bilinçaltına ulaşmanın en kolay ve doğrudan yoludur. Jung ise, bilinç ile bilinçaltı arasında köprüler olduğunu söylemiştir. Yani her iki yaklaşım da rüyaların ve bilinçaltının birbiriyle sıkı bir ilişki içinde olduğunu kabul eder.”

Gündüz rüyası kaygılı kişilerde görülüyor

Hipnozun da rüyanın da uykunun da farklı bir bilinç durumu olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Üç tür gerçeklik var. Fiziksel gerçeklik; şu anda içinde yaşadığımız, somut gerçekliktir. Hayal gerçekliği; hayal kurarken yaşadığımız gerçekliktir. Kişi hayal kurar, sonra hayalin bittiğini fark edip tekrar fiziksel gerçekliğe döner. Beyin burada hemen bir ‘gerçeklik testi’ yapar ve bugüne, şimdiye odaklanır. Rüya gerçekliği; rüya sırasında kişi başka bir gerçeklikteymiş gibi yaşar. Uyanınca kısa bir ‘alacakaranlık dönemi’ yaşanır ve ardından rüyanın rüya olduğu anlaşılır. Mesela, dizi rüyalar ya da lüsid rüyalar dediğimiz rüya türlerinde bilinç ile bilinçaltı arasında kısa geçişler olur. Yapılan anketlere göre, her 100 kişiden yaklaşık 40’ı lüsid rüya gördüğünü söylüyor. Yani lüsid rüyalar nadir bir durum değildir.” dedi.

Gündüz uyanık olan bir kişi, dışarıdan hayal kuruyor gibi görünse de aslında ‘gündüz rüyası’ yaşıyor olabileceğini de ifade eden Tarhan, “Bu, Maladaptif Daydreaming olarak bilinen bir durumdur. Özellikle kaygılı kişilerde sık görülür. Kişi gündüz düşleriyle gerçeklik arasında gidip gelir ve bu durum davranışlarını da etkileyebilir.” şeklinde konuştu.

Rüyalar uzay ve zaman kavramlarının dışında işliyor

Bilincin kuantumu” ya da “ruh sağlığının kuantumu” denilen alanın rüya dünyası olduğunu ve rüyaların da uzay ve zaman kavramlarının dışında işlediğini anlatan Tarhan, “Jung bu konuda şöyle der, ‘İnsanın ruhunun uzay ve zamanın dışında bir parçası olması gerekir.’ Burada Jung’un ‘ruh’ tanımı, dini literatürdeki ruh kavramına oldukça benzer. İnsan, başka bir enerji bandından gelmiş, bu dünyada fiziksel gerçeklikte yaşıyor ve ölümden sonra başka bir enerji düzlemine geçiyor olabilir. Yani insanın varlığı sadece bu dünyayla sınırlı değildir. Biz bu geniş denklemin sadece simülatif bir bölümündeyiz. Rüyalar ise bu denklemle bağlantı kurduğumuz alanlardır.” diye konuştu.

‘Evren bir simülasyon olabilir mi?’

Kuantum fiziğiyle uğraşan bilim insanlarının çalışmalarına işaret eden Tarhan, şunları anlattı:

“Gözlemlediğimiz şey var olur, gözlemlemediğimiz şey yok gibi davranır. Hatta bu noktada şöyle bir tartışma da vardır: Kara deliklerin ötesinde bu evreni gözlemleyen, üstün bir bilgisayar teknolojisi kullanan başka varlıklar olabilir mi? Bu fikir, bazı bilimsel çevrelerde ‘evren bir simülasyon olabilir mi?’ sorusunu gündeme getirmiştir. Bu düşünceler kutsal metinlerde de yankı bulur. Kur’an-ı Kerim’e bakıldığında, bazı yorumlara göre “Biz sanki Tanrı’nın zihninde yaşıyormuşuz” gibi bir bakış açısı ortaya çıkmaktadır. Bu görüşler nedeniyle tarih boyunca birçok düşünür eleştirilmiş, hatta bazıları deli ilan edilmiş ya da yargılanmıştır. Oysa bugün kuantum fiziği bu soruların bilimsel zeminlerde tekrar tartışılmasına olanak tanımaktadır. Çünkü kuantum, belirsizlikleri tanımlamaya çalışan bir bilim dalıdır.”

Uyku sırasında beynin nasıl davranıyor?

Bazı bilim insanlarının ‘Acaba rüya, insanın kuantum evrenle bağlantı kurduğu bir alan mı?’ sorusunu da sorduğunu ifade eden Tarhan “Bu durum rüyayı sadece bilinçaltıyla değil, aynı zamanda kuantum fizik, psikiyatri, felsefe ve spiritüalite gibi farklı disiplinlerin ortak tartışma alanına taşımaktadır. Bu yüzden bugün dünyada birçok yerde rüya laboratuvarları kurulmakta, rüya üzerine bilimsel araştırmalar yapılmaktadır. Uyku sırasında beynin nasıl davrandığı, özellikle de rüya dönemlerinde nasıl çalıştığı incelenmektedir.” dedi.

Bastırılmış travmalar çözümlenmeli

Terapi süreçlerinde zaman zaman bilinçli zihinle bilinçaltına ulaşmaya çalışıldığını kaydeden Tarhan, ancak bazı zor vakalarda, özellikle bastırılmış travmaların çözümlenmesi gerektiğinde, bilinçli yöntemlerin yetersiz kalabildiğini, bu gibi durumlarda, kişiyi uyku ve uyanıklık arasındaki bir bilinç düzeyine getiren, anestezi benzeri ilaçların kullanıldığı bir yöntem olan narkoanalizin devreye girebildiğini ve çözülmemiş bir travmanın çözülebildiğini anlattı.

Travma çözüldüğünde rahatlama yaşanıyor

Bilinçaltının, beyinde kapsüllenmiş bir travmatik ağ gibi davranabildiğini, bu ağlara ulaşmanın, adeta bir apsenin boşaltılması gibi olduğunu belirten Tarhan, “Travma çözüldüğünde kişi hem zihinsel hem de fiziksel olarak rahatlama yaşar. Bugün bu tür durumlar için nadiren narkoanaliz kullanılıyor. Bunun yerine daha yaygın ve güvenli bir teknik olan EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) yöntemi tercih ediliyor. Bu teknikte sağ ve sol beyin lobları ses ya da göz hareketleriyle eş zamanlı uyarılır. Bu sayede kişi, bastırdığı travmatik anıların farkına varır ve onları yeniden işleyebilir. Tüm bu yöntemlerde ortak nokta, kişide farklı bir bilinç durumu oluşturmaktır.” şeklinde konuştu.

“Asıl ruhsal dinlenme, rüya sırasında gerçekleşir”

Rüya görmenin bizim genetik algoritmamızın bir parçası olduğunu kaydeden Tarhan, “Bir insanın rüya görmemesi mümkün değil. Herkes rüya görüyordur, hatırlamıyordur. Öyle ki, doğuştan görme engelli olan bebekler bile rüyada gülümseyebilir. Henüz görme duyusu gelişmemiş, hayatı tanımamış bu bebeklerin uykuda tebessüm etmeleri, rüyanın yalnızca dış dünyadan alınan verilerle değil, beynin içsel mekanizmalarıyla ilgili bir süreç olduğunu gösterir. Bu durum, rüyanın beynimizin temel bir fonksiyonu olduğunu kanıtlar niteliktedir. Henüz soyut kavramları bile bilmeyen bir bebeğin, rüyada gülümsemesi ise beynin uzay-zamanın ötesinde çalışan bir alanına işaret eder. Rüya görmek, insanın fizyolojik bir özelliğidir. Uyku bedeni, rüya ise ruhu dinlendirir. Asıl ruhsal dinlenme, rüya sırasında gerçekleşir.” dedi.

“Rüya görmek, fizyolojik bir ihtiyaçtır”

Bilinçaltının, aslında örtülü belleğimiz olduğunu ve beynimizde fizyolojik karşılığının bulunduğunu dile getiren Tarhan, “Rüyalar da bu örtülü belleğin bir sonucudur. Rüya görmek, fizyolojik bir ihtiyaçtır. Rüyayı yok ederek bir kişide şizofreni benzeri belirtiler oluşturabilirsiniz. REM uykusu sırasında kişi her rüyaya daldığında uyandırılırsa, bu ciddi psikolojik bozulmalara yol açabilir.” ifadesinde bulundu.

Terapi sürecinde olan biri için rüyalar anlamlı olabilir

Eğer kişinin bir ruhsal problemi yoksa, rüya yorumlarıyla uğraşıp vakit kaybetmesine gerek olmadığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Ancak psikiyatrik tedavi gören veya terapi sürecinde olan biri için rüyalar anlamlı olabilir. Örneğin, kişinin gerçek hayatta bir korku yaşamamasına rağmen rüyasında korkulu bir durumla karşılaşması, aslında bilinçaltında işleyen ve terapide kullanılabilecek faydalı bir motiftir. Rüyalar genellikle sembollerle doludur. Örneğin, rüyada aslan görmek güç ve cesareti; su görmek şefkati; köpek görmek ise güven veya arkadaşlık arayışını simgeleyebilir. Bu yorumlar rüya tabir kitaplarında yer alır. Ancak bu semboller her birey için aynı anlamı taşımaz. Önemli olan, rüyayı kişinin kendi psikolojik yapısına uygun şekilde yorumlamaktır.” diye anlattı.

Toplumumuzda rüyalardan etkilenme oranı çok yüksek 

Negatif düşünen insanların rüyalarla ilgili genellikle olumsuz senaryolar ürettiklerini, pozitif yapılı kişilerin ise rüyalarını daha olumlu yorumlama eğiliminde olduğunu kaydeden Tarhan, “Ancak bizim toplumumuzda rüyalardan etkilenme oranı oldukça yüksek, yapılan araştırmalara göre bu oran yüzde 85’e kadar çıkabiliyor. Bu da demek oluyor ki, birçok insan rüyalardan etkilenip yanlış kararlar alabiliyor, ilişkilerini bile bu yüzden zedeleyebiliyor.” dedi.

Rüyalar asla anlamsız değil…

Rüyaların asla anlamsız olmadığını ve sembollerle konuştuğunu ifade eden Tarhan, “Ancak bu sembollerin dilini bilmiyorsanız, rüyaları anlamanız mümkün olmaz. Üstelik bu semboller evrensel değildir; kişiye özeldir. Rüyalar kişisel deneyimlerden ve duygulardan beslenir. Evrensel bir dil kullanmazlar, bireyin iç dünyasına göre şekillenirler. Bu yüzden bir rüyayı anlamak istiyorsanız, sembolün o kişi için ne anlama geldiğini çözmeniz gerekir.” ifadesinde bulundu. Rüya yorumlarının, analiz aşamasında önemli bir araç olsa da tedavi sürecinde her zaman aynı başarıyı göstermediğini kaydeden Tarhan, “Bu nedenle psikanalizin günümüzdeki evrimi nöropsikanaliz olarak adlandırılır. Artık bilinçaltını tanımak geçmişe göre daha kolay. Gelişen teknikler sayesinde, birçok yöntemle bilinçaltına ulaşmak mümkün hale geldi.” diye konuştu.

İlham bazen uyanıkken bazen de rüyada ortaya çıkar

Haberci rüyalar kavramına dikkat çeken Tarhan, “Kişi rüyasında birini görüyor ve ertesi gün o kişi gerçekten karşısına çıkıyor. Toplumda bu tür rüyaları görenlerin oranı yüzde 50-60 civarındadır. Hemen herkesin hayatında bu şekilde sezgisel, anlamlı bir rüya deneyimi olmuştur. Asıl önemli olan ise bu rüyaların doğru şekilde yorumlanabilmesidir. Eğer kişi gördüğü rüyayı yorumlamazsa, bazen bu durum sorunlara yol açabilir. İnsan bir konuya aşırı odaklandığında, buna yaratıcı düşünce denir ve bu yoğun konsantrasyon sonucu aniden ilham gelir. Bu ilham bazen uyanıkken, bazen de rüyada ortaya çıkar. Dolayısıyla evrende henüz tam olarak anlayamadığımız bir anlam boyutu olabilir. Rüyalar da zaman zaman bu boyutla bağlantı kurmanın yollarından biri olarak değerlendirilebilir” dedi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/07/ruya-gormek-ruhu-dinlendiriyor-ha1zBuvh.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/07/ruya-gormek-ruhu-dinlendiriyor-ha1zBuvh.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/07/t_ruya-gormek-ruhu-dinlendiriyor-ha1zBuvh.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/07/ruya-gormek-ruhu-dinlendiriyor-ha1zBuvh.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/ruya-gormek-ruhu-dinlendiriyor/14637/</link>
			<pubDate>Sat, 05 Jul 2025 16:22:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çalışanların ruh sağlığı alarm veriyor!]]></title>
			<description><![CDATA[TELUS Health Mental Health Index raporuna göre, Asya-Pasifik ve Avrupa-Ortadoğu-Afrika bölgelerindeki çalışanlar ruh sağlığı riskleriyle karşı karşıya; gençler, hizmet sektörü çalışanları ve finansal güvencesi olmayanlar en fazla etkileniyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
TELUS Health’in Mental Health Index raporunun paylaşıldığı zirvede, Asya-Pasifik (APAC) ve Avrupa-Ortadoğu-Afrika (EMEA) bölgelerindeki çalışanların ruh sağlığına dair çarpıcı veriler ortaya çıktı.

Genç yetişkinler, hizmet sektörü çalışanları ve acil tasarrufu olmayan bireyler arasında ruhsal zorlanmaların hızla yükseldiği belirtildi. Çalışanların önemli bir kısmı daha öfkeli, güvensiz ve sosyal olarak izole hissettiğini ifade ederken, bu durum özellikle gençler ve finansal güvencesi düşük olanlar arasında daha belirgin.

GÜVEN EKSİKLİĞİ YALNIZLIĞI ARTIRIYOR

Zirvede, iş yerlerinde güven ilişkilerinin zayıf olmasının çalışanlarda yalnızlık ve izolasyon duygusunu artırdığı vurgulandı. Güven eksikliği, bağlılık, motivasyon ve iş memnuniyetini olumsuz etkiliyor. Singapur’da çalışanların yalnızca yüzde 45’i güvenilir iş ilişkilerine sahip olduğunu belirtirken, Avrupa, Avustralya ve Yeni Zelanda’da bu oran yüzde 52-55 civarında seyrediyor.

RUH SAĞLIĞI VE VERİMLİLİK KAYBI

Rapor, ruh sağlığı sorunlarının iş verimliliği üzerindeki etkisine dikkat çekti. Singapur’da çalışanların yüzde 41’i, Avustralya’da ise yüzde 31’i verimlilik kaybı yaşadığını bildirdi. Kaygı tanısı alan Singapurlu çalışanlar yılda 71, Avrupalı çalışanlar ise 76 iş günü verimlilik kaybı yaşıyor. İşveren desteğinin kalitesi de bu kayıplarda belirleyici. Fiziksel refah desteği “mükemmel” olan çalışanlar yılda 43 gün kayıp yaşarken, “zayıf” destek alanlarda bu sayı 80 güne çıkıyor. Mental destek alanlarda kayıp 37 günken, destek alamayanlarda 79 güne ulaşıyor.

ZİHİNSEL DESTEK TALEBİ ARTIYOR

Singapur ve Güney Kore’de çalışanların yaklaşık yarısı, yüzde 10’luk maaş zammı yerine daha güçlü zihinsel destek altyapısını tercih edeceğini belirtti. Diğer bölgelerde bu oran yüzde 30-35 seviyesinde. Ancak zihinsel destek hizmetlerine erişimde bariyerler mevcut. Singapur’da yalnızca yüzde 13’ün Çalışan Destek Programı’na (EAP) erişimi varken, Avustralya ve Yeni Zelanda’da bu oran yüzde 50’ye yaklaşıyor. 2024’te her iki çalışandan biri tıbbi yardımı erteledi veya hiç almadı.

Zirvede, Çalışan Destek Programları’nın (EAP) çalışanların işlevselliğini ve yaşam memnuniyetini artırdığı vurgulandı.

Şirketlerin bu konuda hareketsiz kalmasının, üretkenlik, bağlılık ve memnuniyet kayıplarına yol açacağı uyarısı yapıldı. Genç iş gücünün yaşlanmasıyla risklerin derinleşeceği belirtilirken, müdahale edilmezse gelecekte yüksek maliyetlerle karşılaşılacağı ifade edildi.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/06/calisanlarin-ruh-sagligi-alarm-veriyor-gm4Q8tFt.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/06/calisanlarin-ruh-sagligi-alarm-veriyor-gm4Q8tFt.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/06/t_calisanlarin-ruh-sagligi-alarm-veriyor-gm4Q8tFt.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/06/calisanlarin-ruh-sagligi-alarm-veriyor-gm4Q8tFt.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/calisanlarin-ruh-sagligi-alarm-veriyor/13637/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Jun 2025 11:06:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yalnız annelik: Bireysel değil, kitlesel sessizlik!]]></title>
			<description><![CDATA[Türkiye'de 1,7 milyon kadının, çocuğuyla birlikte yalnız yaşadığını vurgulayan Tüm Emeklilerin Sendikası Bursa Yenişehir Şube Başkan Yardımcısı Erkan Erdem, yalnız anneliğin, bireysel bir durum değil, kitlesel bir sessizlik olduğuna dikkat çekti.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
Yalnız annelerin, diğer kadınlara göre iki kat daha fazla yoksulluk riskiyle karşı karşıya bulunduğunu belirten Tüm Emeklilerin Sendikası Yenişehir Şube Başkanı Erkan Erdem, DİSK-AR ve UN Women raporlarına göre, özellikle 0-6 yaş çocuğu olan kadınların, istihdamın en dışında kalan grubu oluşturduğunu söyledi. Erdem, “Öyle ki hem iş gücünden hem de sosyal politikalardan dışlanıyorlar” dedi.

Çoğu yalnız annenin sosyal güvenceden yoksun kaldığını dile getiren Erdem, “Yani sadece bugünü değil yarını da güvencesiz. Uzun yıllar kayıt dışı temizlik, bakım, ev hizmetleri gibi işlerde çalışan bu kadınlar emeklilik hakkından da fiilen dışlanmış durumda. Erkek egemen sistemin çizdiği emeklilik sistemi, ev içinde verilen emeği yok sayıyor. Bu kadınlar yaşlandıklarında ne bir birikime, ne bir maaşa, ne de insanca bir yaşlılık hakkına sahip oluyor. Sosyal güvenlik sistemi, yalnız anneleri ömrü boyunca çalıştırıyor ama sonunda bir ‘emekli’ bile saymıyor. Bu da yalnız anneliği sadece bugünün değil, yarının da yoksulluğuna mahkum ediyor” diye konuştu.

Türkiye'de 1,7 milyon kadın, çocuğuyla birlikte yalnız yaşadığına işaret eden Erdem, “Onlar için her sabah, sessiz direnişin bir günü daha başlıyor. Ama kimsenin duymadığı bir direniş bu. Ne madalya veriliyor ne teşekkür, sadece bir daha unutulma, yok sayılma, farkedilmeme.Sigorta yok, kreş yok, sosyal destek yok. Ama fatura her ay var. Her sabah okul servisi, her akşam boş tencere" dedi.

Yalnız anneliği, “yoksulluğun en kadın hali” diye tanımlayan Erdem, bazı annelerin, adliyelerde yıllarca süren nafaka davalarının sürüncemesinde hayatta kalmaya çalıştığını ifade etti.

“Bazıları 12 saat temizlik yapıyor ama hâlâ kirayı denkleştiremiyor." diyen Erdem, "Her üç yalnız anneden ikisi, nafaka hakkını ya hiç alamıyor ya da mahkeme koridorlarında yıllarını yitiriyor. İcra takibine uğrayan dosyalar her geçen gün artıyor. Yalnız bırakılan bir kadının, sistemle olan tek ilişkisi, resmi evrak üzerinden süren bir sabır sınavı. Ve tüm bu yalnızlık, sadece ekonomik değil. Yalnız annelerin yarısından fazlası ağır depresyon ve kaygı bozukluğu yaşıyor. Aile desteği yok, sosyal dışlanma çok, geçim kaygısı ise sürekli. Ama onların gözyaşı, istatistik olarak bile kayda geçmiyor.Oysa çözüm belli:Her mahalleye ücretsiz kamusal kreş yapılmalı, yalnız annelere doğrudan gelir desteği sağlanmalı, kayıt dışı ev emeği için sosyal güvenlik teşviki getirilmelidir.” diye konuştu.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/05/yalniz-annelik-bireysel-degil-kitlesel-sessizlik-DHd8rhC3.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/05/yalniz-annelik-bireysel-degil-kitlesel-sessizlik-DHd8rhC3.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/05/t_yalniz-annelik-bireysel-degil-kitlesel-sessizlik-DHd8rhC3.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/05/yalniz-annelik-bireysel-degil-kitlesel-sessizlik-DHd8rhC3.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/yalniz-annelik-bireysel-degil-kitlesel-sessizlik/11345/</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2025 15:27:05 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Uzun Yaşamın Sırrı 'Akıl Tepsisinde']]></title>
			<description><![CDATA[Esprili ve olumlu bir yaşam tarzının uzun yaşamla ilişkili olduğunu ifade eden Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, NPİSTANBUL Yönetim Kurulu Başkanı, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, uzun ve sağlıklı bir yaşam için sadece beden sağlığına değil, zihinsel aktivitelere de önem verilmesi gerektiğini söyledi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, NPİSTANBUL Yönetim Kurulu Başkanı, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Longevity (sağlıklı uzun ömürlülük) kavramını değerlendirerek, “Ruh, beyin, beden üçgeninde Longevity” konusunu ele aldı.

Mutlu ve uzun yaşamanın ilacı denge!

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Vücudumuzda müthiş bir eczane var. Bu eczaneyi iyi kullanırsak Longevity’i, uzun yaşamı sağlamış oluruz. Bencil kişilerin zihinsel esnekliği yapamadığını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “İnatçı kişiler mutlu olamazlar. İnatçı kişiler Longevity’i iyi yapamazlar. Burada akıl tepsisi çok önemli. Akıl tepsisinde ne var? Sağlık, varlık ve bilgelik dengesi.” dedi.

157 yaşına kadar yaşayan Zara Ağa, hep esprili bir hayatı olduğunu söylüyor!

Psikiyatrist Prof. Dr. Tarhan, “Longevity”, uzun yaşam kavramının yeni bir konu olmadığını dile getirdi. Tarhan, “Zara Ağa'yı biliyor musunuz? 157 yaşında vefat etmiş. O kadar uzun yaşadığı için o zaman Amerika'da Londra'da Budapeşte'de uzun yaşamanın sırları ile ilgili davet edilmiş, konuşmuş, fotoğraflar çekilmiş. 1777, Bitlis doğumlu, İstanbul'da hamallık yapmış. İstanbul Belediyesi'nde çalışmış. Kendisine sormuşlar ‘bunu neye borçlusun?’ diye. Zara Ağa, hayatında asla içki, tütün içmediğini söylüyor. Yoğurt, süt ile beslendiğini ve hep esprili bir hayatı olduğunu söylüyor.” dedi.

Esprili ve olumlu bir yaşam tarzının önemi…

Esprili ve olumlu bir yaşam tarzının uzun yaşamla ilişkili olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Nobel Ödülü almış olan nöropsikiyatrist Eric Kandel ile Los Angeles'taki bir konferansta sohbet ettim. O da şu anda 95 yaşında… O bana; ‘Her şeyden keyif alırım’ dedi.  Viyana doğumlu. Holokost’tan kaçan ailelerden. Esprili, küçük şeylerden mutlu olmayı başarmış birisi.” diye konuştu.



Uzun yaşamın sihirli kavramı keyifli ve mutlu yaşam…

Longevity'nin (uzun yaşamın) sihirli kavramının keyifli ve mutlu yaşam olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Esprili yaşa. Stres altında olsa bile hayata olumlu bakmayı başarabilmek, uzun ömürlü olmanın en önemli sırlarından biri olabilir. Hücrelerimiz nasıl yaşlanıyor? Nasıl ölüyor? Bu Longevity de çok önemli. Programlanmış hücre ölümleri var. Kendi kendine çoğalıyor ve zamanı gelince hücre ölümü oluşuyor. Bu süreçte otofaji de önemli bir rol oynar. Açlık da aynı şekilde... Hücrelerin yaşlanmasını yavaşlatıyor ve otofaji yapıyor. İnsan aç kaldığı zaman yaşam kalım programı beyinde harekete geçiyor.   Vücudumuzdaki sistem kendini yenilemeye başlıyor.” ifadesinde bulundu.

Modernizmin getirdiği hızlı, haz odaklı, sorumsuz ve sınırsız yaşantının vücudun çalışan akıllı sistemini bozduğunu anlatan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bir iş adamı ‘Ben bir milyar dolar bütçeyi yönetiyorum ama tansiyonumu yönetemiyorum’ dedi. Bu bir panik bozukluk. O derece kontrol duygusu yüksek ki her şeye hükmetmek, her şeyi kontrol etmek, her şeyi domine etmek istiyor. Kapital sistem de bunu destekliyor. Daha çok ekonomik hareketlilik olsun diye... Ama insanlar bir şekilde kullanılmış oluyorlar. Bunun farkına varabilenler, sedanter yaşayabilenler daha mutlu olabiliyorlar, daha uzun yaşayabiliyorlar.” diye konuştu.

Beyin de kas gibi çalışıyor ve kullandıkça zihinsel kapasitesi artıyor

Yaşam stilinin önemine de işaret eden Tarhan, sağlıklı bir yaşam için koruyucu ve riski azaltıcı faktörlere dikkat edilmesi gerektiğini, bunlar arasında ideal kilo kontrolü, düzenli fiziksel egzersiz, dengeli beslenme ve zihinsel aktivitelerin yer aldığını, beynin de kas gibi çalıştığını ve kullandıkça zihinsel kapasitenin arttığını anlattı.

Bazı insanların süper yaşlılar olarak adlandırıldığını, bu kişilerin 80 yaşında olmalarına rağmen zihinsel performanslarının 55 yaş seviyesinde olabildiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, aktif bir yaşam tarzı, sosyal gelişim ve zihinsel egzersizlerin önemli olduğunu, uzun ve sağlıklı bir yaşam için sadece beden sağlığına değil, zihinsel aktivitelere de önem verilmesi gerektiğini söyledi. 



İdeal olan sağlıklı yaş almak

Telomer uzunluğunu muhafaza etmenin sağlıklı yaşam ve uzun yaşam anlamına geldiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:

“Telomerler, bize doğuştan verilmiş bir kredi gibidir. Bu krediyi bir günde de tüketebilirsiniz, 80 yılda da… İnsanlar doğuştan eşit telomerde doğuyor. Kendine iyi bakan biri uzun yıllar yaşayabilirken, iyi bakamayan hızlı yaşlanıyor. Obezite, diyabet, tansiyon, Alzheimer gibi hastalıklar da telomeri hızla tüketiyor. İnsan vücudunun hızı ve ritmi doğanın hızı ve ritmine uygun olmalı ve doğru kullanılmalı. Uzun yaşama daha önce antiaging deniyordu. Yaşlanma karşıtı deniyordu. Artık yaşlanma karşıtı olmak yerine sağlıklı yaşlanabilmek, sağlıklı uzun yaşanabilmeyi hedefleniyor.  İdeal olan sağlıklı yaş almaktır.”

Uzun ömürlülük için genel yaşam tarzı da önemli!

Uzun ömürlülük için stres yönetimi, beslenme, egzersiz ve genel yaşam tarzının önemine işaret eden Prof. Dr. Tarhan, insan gelişiminde genetikten çok epigenetik mekanizmaların devreye girdiğini, ancak epigenetik mekanizmaların da kişinin isteğine bağlı olarak değişebildiğini ifade etti.

Beynin plastik bir organ olduğunu ve devamlı değişebildiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, heykeltraş gibi beynin işlenmesi gerektiğini, beynin nöroplastik organ olduğunu söyledi.



Vücut müthiş bir eczane!

Nörobilime göre beynin dopaminle haz ve keyif yakaladığını, spor esnasında beynin endorfin salgıladığını ve endorfinin de keyif ve ağrı kesici özelliği olduğunu, mitokondrilerin vücudun sobası gibi işlev gördüğünü anlatan Prof. Dr. Tarhan, şunları kaydetti:

“Spor yaparken vücut adenozin salgılıyor. Adenozin de günde beş bin adım atan kişilerde, belli bir ritimde yaşayan kişilerde stabil şekilde oluyor. Vücudumuzda müthiş bir eczane var. Bu eczaneyi iyi kullanırsak longevitiyi, uzun yaşamı sağlamış oluruz. Keyif vücutta kısa vadeli etki ama anlam arama, ideal peşinde olma mutluluk hormonu ve bağlanma hormonu salgılatıyor. Mutluluk hormonu seratonin… İnsan haz odaklı yaşarsa, makam, şöhret, para gibi kısa vadeli zevkler düşünürse beyin devamlı dopaminle mutlu olmaya çalışır. Anlam arayan, soyut düşünen, bir fikri ideal haline getiren insanlar uzun vadede serotonini beyinde harekete geçirdikleri için iç huzur yakalıyorlar. Manevi yaşamı yakalayan kişilerde de bunlar salgılanıyor. Çünkü onlar büyük bir anlamın parçası olmayı hedefliyorlar. Yüksek bir güce bağlanmayı hedefliyorlar. Bağlanma hormonu oksitosin salgılanıyor. Bağlanma hormonu en çok emziren annelerde salgılanır.”

Bağışıklık hücreleri için hamur işlerine dur demek gerekiyor

Yüksek güce, yüksek bir anlama, bir yaratıcıya bağlanma duygusunun da beyne oksitosin salgılattığını söyleyen Prof. Dr. Tarhan, bağışıklık sisteminin de önemli olduğunu, düşüncelerle bağışıklık sisteminin iletişim içinde olduğunu, beyin ile bağırsağın birbirini etkilediğini, karbonhidrat ağırlıklı beslenmenin bu iletişimi bozduğunu, bağışıklık hücreleri için hamur işlerine dur demek gerektiğini kaydetti.

Sağlıklı nefes almak zihinsel sağlığı da olumlu etkiliyor

“Sağlıklı nefes almak çok önemlidir. Doğru nefes teknikleri sadece beden sağlığımızı değil, zihinsel sağlığımızı da olumlu etkiler. Derin nefes almak stresi azaltır.” diyen Prof. Dr. Tarhan, “Sağ elinizi kalbin üzerine koyuyorsunuz. Sol elinizi karna koyuyorsunuz. Rahat bir yere yaslanıyorsunuz. Gözleri kapatıp bir, iki diyecek kadar nefes, üç, dört diyecek kadar tutuyorsunuz, beş, altı, yedi, sekiz diyecek kadar veriyorsunuz. Bunu herhangi bir stres altında yapın. Beynin oksijenlenmesi artıyor. Otonom sinir sistemini eğitmiş oluyoruz. Parasempatik sistemi devreye giriyor, rahatlıyorsunuz. Basit bir egzersiz hemen stres hormonunu azaltan, kasları gevşeten bir egzersiz.” dedi.



Baldır kasları kalbin yükünü azaltıyor

Baldır kaslarının ikinci kalp işlevi gördüğünü de dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Kanada'daki bir üniversitede yapılan bir araştırmada, altı ay boyunca bir saat tempolu yürüyüş yapıyorlar, yalnızca yürüyüşle egzersiz yapılıyor. Kadınların beyninin düşünme, hafıza fonksiyonunda hacim artışı olduğu görülüyor. Yürüyüş yapıldığında baldır kasları kasılıyor, kanı pompalıyor. Kalbin önündeki yükü azaltıyor. Kalbin yükü hafifletiliyor. Adrenalin salgılanıyor yürüyüş yaparak ve vücuttaki enerji seviyesi artıyor. En güzeli tempolu yürüyüş. Hızlıya yakın yürüyüş. Bu sadece beden için değil beyin için de çok faydalı.” diye konuştu.

Uzun ve mutlu yaşayanların ortak özelliği sosyal desteklerinin yüksek olması

Beyin için folik asit, B12 ve D vitaminin de çok önemli olduğunu, beyni koruduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Sosyal etkileşim de çok önemli. Yaşlılarda erken ölümle ilgili bir risk faktörü de yalnızlık. Sosyal bağları çok olanların ortalama yaşları daha uzun oluyor. Harvard'ın 75 yıl sürmüş bir çalışması var. Bu raporda uzun ve mutlu yaşayanların ortak özelliği sosyal desteklerinin yüksek olması. Sosyal ağı, sosyal bağları güçlü olan kişiler, ortalama ömürleri daha uzun olan kişiler. Sosyal izolasyonun toksik etkisi var. Dünyada yalnızlık epidemisi var. İngiltere'de, Japonya'da yalnızlık bakanlığı kuruldu. Dünya Sağlık Örgütü dünyada bekleyen üç büyük tehlikeden birisi olarak yalnızlığı gösteriyor.” diye anlattı. 

Değişim yapma ve ezber bozmanın da faydalı olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Tarhan, “İş yerinize hep aynı yoldan gitmeyin, farklı yollardan gidin. Hep aynı yerden alışveriş yapmayın, başka yerlerden yapın. Beynin her tarafını, bütün bölgelerini çalıştırın. Değişim yapmak önemli.” dedi.

Koku hafızayı güçlendiriyor

Kokuları kullanmanın da önemine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Koku hafızayı güçlendiren bir şey. Ders çalışırken, bir şey yaparken güzel kokuyla çalışırsanız, o koku beyni aktive ediyor o anda. Muskat ve tarçın kokuları verimliliğini arttırır.” ifadesinde bulundu. 

Uyku esnasında beyin toksinleri temizliyor

Beyin egzersizi yapmanın, 5N1K düşünmenin zinde kalmak için çok önemli olduğunu, günde 8 saat uykunun da gerektiğini ve uykunun beynin bir nevi şarj olduğu zamanlar olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Beyinde lenfatik sistem yok. Lenfatik sistem vücuttaki toksinleri, yorgunluk maddelerini, atık maddeleri temizliyor. Bütün vücutta biriken şeyleri lenf çalışır toplar damara atar, karaciğer temizler. Beyinde böyle bir yol yok, lenfatik sistem yok. Uykuda beyin hafif küçülüyor. Damarların etrafında boşluk oluşuyor, oradan boşalıyormuş. Uyku esnasında beyin toksinleri temizliyor. Uyumazsak eğer beynimizde yorgunluk maddelerinin, toksik maddelerin hepsi birikir. Onun için bol su içmek de çok önemli beyindeki toksinleri atabilmek için.” diye konuştu.   

Yaşam tarzı, ruh sağlığı açısından büyük önem taşıyor

Karanlığın beş atlısı “kin, öfke, nefret, kıskançlık, düşmanlık” duygularının beyinde kimyasallar salgıladığını ve beyinde hasar oluşturduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, stres yönetiminin önemine işaret etti.

Stressiz bir hayatın mümkün olmadığını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Yaşam tarzımız, ruh sağlığımız açısından büyük önem taşıyor. Özellikle stresle olan ilişkimizi belirleyen en temel faktörlerden biri yaşam tarzımızdır. Modernizm hayatımızı pek çok açıdan kolaylaştırdı, ancak aynı zamanda beklentilerimizi yükseltti ve insanlar arasındaki rekabeti acımasız bir hâle getirdi. Bu durum, psikiyatrik hastalıkların artmasına neden oldu. Dünyada intihar oranlarının, narsisizmin ve bağımlılıkların artması bir tesadüf değil. Günümüzde, depresyona neden olan bir virüs olup olmadığı bile araştırılıyor. Aslında böyle bir virüs var: Bunun adı ‘hedonizm virüsü’ yani hazcılık virüsü. Sürekli haz peşinde koşan bireyler, haz duygusunu yaşamadıklarında daha büyük bir boşluğa düşüyor ve kendilerine zarar veriyorlar.” dedi.



Kauçuk kişilikler darbelere karşı dayanıklıdırlar ve kolay kolay kırılmazlar

İnsanların farklı stresle başa çıkma biçimlerine sahip olduklarını ve kişilikleri de “sünger, teflon ve kauçuk kişilikler” olarak üçe ayrılabildiğini anlatan Prof. Dr. Tarhan, “Sünger kişilikler, her şeyi içlerine çeker, sürekli şikâyet eder ve hep mutsuzdurlar. Onları cennete koysanız bile bir şeylerden şikâyet edeceklerdir. Hep kurban rolünü benimserler, devamlı ağlar ve kendilerini acındırırlar. Teflon kişilikler, dışarıdan zarar görmez gibi görünseler de temas ettikleri insanları yakarlar. Özellikle evlilikte, eşini yıpratan ancak kendisi umursamaz görünen tiplerdir. Bu kişiler narsisttir; başkalarını incitir, ancak kendileri için özel ve güçlü olduklarını düşünürler. Kauçuk kişilikler ise en sağlıklı olanlardır. Esneklik gösterirler, darbelere karşı dayanıklıdırlar ve kolay kolay kırılmazlar.” şeklinde konuşmasına devam etti.

Stresten korkmayın!

Psikolojik sağlamlık, zihinsel esneklikle ilgili özelliklerin strese karşı esneyebilmek, dağılmamak ve yeniden toparlanabilmek anlamına geldiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, stresten korkmamak gerektiğini söyledi.

Mutlu ve uzun yaşamanın ilacı denge

Mutlu ve uzun yaşamanın ilacının denge olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:

“Bu dengeyi sağlamak için duygusal pozitifliğin sağlanması gerekir. Burada pozitif düşünce ile pozitif duygu arasında fark vardır. Olumlu düşünce bazen aşırı iyimserlik veya Polyannacılık gibi algılanabilir, ancak en zor olayda bile pozitif odaklı yaşayacaksınız. Bunu yapabilmek, zihinsel esneklikle ilgili bir kavram. Bencil kişiler zihinsel esnekliği yapamıyorlar.



Zihinsel esnekliğin karşıtı nedir? İnatçılık. İnatçı kişiler mutlu olamazlar. İnatçı kişiler Longevity’i iyi yapamazlar. Bu nedenle doğrularda sebat etmek güzel bir şeydir ama yanlışta ısrar etmek, yanlış olduğunu bile bile devam etmek kör bir inattır bu. Uçuruma götürür kişiyi. Burada akıl tepsisi çok önemli. Akıl tepsisinde ne var? Sağlık, varlık ve değerler. Üçü bir arada. Sağlık, varlık ve bilgelik dengesi. Akıl tepsisinde üçü de bir arada olacak. Sadece sağlık odaklı olacağım, Longevity önemli diye yaşarsanız tepsinin dengesi bozulur. Sadece zenginlik peşinde koşarsanız bozulur. Bilgelik, yaşam bilgeliği de gerekiyor.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/04/uzun-yasamin-sirri-akil-tepsisinde-MF2OjSkI.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/04/uzun-yasamin-sirri-akil-tepsisinde-MF2OjSkI.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/04/t_uzun-yasamin-sirri-akil-tepsisinde-MF2OjSkI.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/04/uzun-yasamin-sirri-akil-tepsisinde-MF2OjSkI.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/uzun-yasamin-sirri-akil-tepsisinde/7832/</link>
			<pubDate>Thu, 03 Apr 2025 11:15:03 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Zihinsel esnekliğe sahip kişiler tükenmiyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Tükenmişlik sendromuna maruz kalan kişilerin çocukluklarında aşırı korumacı bir şekilde büyütülen kişiler olduğunu ifade eden Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Genellikle, sıkıntıya gelemeyen, yüksek tempoya ayak uyduramayan, konforuna düşkün, her şeyi kolay elde etmeye alışkın ve çocukluğundan beri zorluklarla karşılaşmamış kişilerde tükenmişlik sendromu daha sık görülüyor.” dedi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Keyfiniz.com'a tükenmişlik sendromu konusunda açıklamalarda bulundu. Stres yönetimini başarabilen kişilerin, tükenmişlik sendromuna maruz kalmadıklarını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Esnek olmayı başarabilen, zihinsel esnekliğe sahip kişiler tükenmişlik sendromuna girmiyorlar.” dedi.

Tükenmişlik sendromunda çökkünlük hali ortaya çıkıyor

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, tükenmişlik sendromunun depresyonun alt gruplarından biri olduğunu kaydederek, “Tükenmişlik sendromu, depresyondan farklı olarak sebebinin bilindiği bir durumdur. Depresyonda sebep genellikle tek bir faktörle açıklanamazken, tükenmişlik sendromunda genellikle kişinin aşırı stres yüklenmesi (iş stresi, içsel stres, dış kaynaklı stres gibi) ve bu stresi yönetememesi sonucu ortaya çıkan bir çökkünlük halidir. Kişi kendini tükenmiş hisseder. Bu duruma enerji kaybı, yorgunluk ve motivasyon eksikliği eşlik eder. Kişi idealleri, hedefleri ve beklentilerini karşılayamadığı için sürekli yetersiz hisseder. Bu yetersizlik hissi, çökkünlüğü artırır ve kişi bir kısır döngüye girer. Tükenmişlik sendromunun ilerlemesi kronik yorgunluk sendromuna dönüşebilir. Kronik yorgunluk sendromunda karaciğerin çalışması yavaşlar, bağışıklık sistemi zayıflar ve kişi günlük aktivitelerini bile yapmakta zorlanır hale gelir.” dedi.

 

Kişiyi hasta eden stres değil, strese verdiği cevaptır!

 

Depresyonun sekiz ana belirtisinden bazılarının tükenmişlik sendromunda daha baskın olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:

 

“Bu belirtilerden ikisi temel belirtilerdir. Birincisi, kişide elem, keder, hüzün duygusunun olduğu depresif ruh hali; ikincisi ise ilgi ve enerji azalması, yani hayata, güzelliklere, olumlu şeylere karşı ilgi azalması ve hiçbir şeyden zevk alamama duygusudur. Bu duygulardan sonra unutkanlıklar başlar, düşünce akışı yavaşlar ve zihinsel enerji azalır. Kişi olaylara karar verirken yavaşlar ve 30 yaşında olmasına rağmen kendini 80 yaşında gibi enerjisiz hisseder. Uyku düzeni bozulur; bazı kişilerde aşırı uyku hali görülürken, bazılarında uykusuzluk yaşanır. İştah da bozulur; bazı kişilerde duygusal açlık oluşur ve aşırı yeme eğilimi görülürken, bazılarında yemekten içmekten kesilme ve çöküntü yaşanır. Tükenmişlik sendromunda temel sorun enerji azalmasıdır. Depresyonda olumsuz düşünceler yaygınken, tükenmişlik sendromunda yetersizlik düşünceleri (yapamayacağım, edemeyeceğim gibi negatif düşünceler) daha belirgindir. Aslında o kişiye hasta eden stres değil, strese verdiği cevaptır. Tükenmişlik sendromu her meslekte olmaz. Tükenmişlik sendromunun çok olduğu iki meslek var. Biri sağlıkçılar, diğeri eğitimciler. Oyunculukta da var.”

 

Çocukluklarında aşırı korumacı bir şekilde büyütülen kişilerde görülüyor

 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, tükenmişlik sendromunun iş yoğunluğu, iş stresi ve yüksek beklentilerle ilişkili olduğunun bilindiğini ifade ederek, “Ancak, beklentileri karşılayamayan birçok çalışan olmasına rağmen, bu durum herkeste tükenmişlik sendromuna yol açmıyor. Genellikle, sıkıntıya gelemeyen, yüksek tempoya ayak uyduramayan, konforuna düşkün, her şeyi kolay elde etmeye alışkın ve çocukluğundan beri zorluklarla karşılaşmamış kişilerde tükenmişlik sendromu daha sık görülüyor. Tükenmişlik sendromuna maruz kalan kişilere baktığımızda, çocukluklarında aşırı korumacı bir şekilde büyütülen kişiler olduğunu görüyoruz.” ifadesinde bulundu.

 

Asıl zafer stres karşısındaki dik duruştur

 

Zora talip olmayan, mücadeleci olmayan, riski sevmeyen kişilerin birdenbire yoğun bir tempoya girdiklerinde "Yapamayacağım" şeklinde bir yetersizlik hissettiklerini anlatan Prof. Dr. Tarhan, “Belki o an, o durum kişi için bir fırsata dönüşebilirdi. ‘Bunu nasıl yaparım?’ sorusuna odaklanarak durumu aşabilirlerdi. Ancak ‘Ben yapamıyorum’ diyerek aşırı bir zihinsel şartlanma oluşmuş ve kendilerini bırakmış durumdalar. Hayatta asıl zafer başarılı olmak değildir. Asıl zafer stres karşısındaki dik duruştur. Bunu başarabilmektir. Onlarda tükenmişlik sendromu olmaz. Tutkulu projesi olan kişide olmaz. O kişi yorgunluk falan dinlemez. Günlerce uykusuz kalabilir. Uğruna yorulacak ideali vardır kişinin. Yüksek bir ideali olan kişiler kolay kolay tükenmiş sendromuna düşmüyor.” şeklinde konuştu.    

 

Stresi gülerek küçült!

 

90 yaşın üzerinde ve dinamik bir hoca olan Nobel ödüllü psikiyatrist Eric Kandel'i örnek veren Prof. Dr. Tarhan, Kandel’in yaşlılıkta enerjik olmanın sırrını ‘her şeyin iyi yönüne bakmak’ olarak ifade ettiğini söyledi.

 

Stresin yönetimi ve beyin kimyasının tükenmişlik sendromundaki rolüne dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, stresin yüzüne gülündüğünde küçüldüğünü, korkulduğunda ise büyüdüğünü, kişinin "yapamayacağım" dediği anda negatif bakış açısıyla durumun daha da kötüleştiğini, tükenmişlik sendromunun da yönetilebilir bir durum olduğunu, ancak belli bir noktadan sonra beyin kimyasının bozulduğunu ve ilaç tedavileri veya manyetik uyarım tedavileri gibi yöntemlere ihtiyaç duyulabildiğini ifade etti.

 

Prof. Dr. Tarhan, ilaç ve nöromodülasyon tedavileriyle beyin kimyasının düzeltilmesi gerektiğini, çünkü beyindeki altyapı iyileştiğinde sorun çözme yeteneğinin geri kazanılacağını ve tam iyileşmenin ancak biyolojik boyutun tedavi edilmesiyle mümkün olacağını dile getirerek, “Tükenmiş sendromunun biyolojik boyutunu tedavi etmeden tam tedavi yapamayız.” dedi.

 

Stresini yönetebilen tükenmiyor!

 

Tükenmişlik sendromunun, beklenti seviyesi yüksek kişilerde daha sık görüldüğünü belirten Prof. Dr. Tarhan, “Hayattan beklentileri yüksek olanlar, bu beklentileri karşılayamadıklarında kendilerini bırakırlar ve tükenmişliğe teslim olurlar. Bu kişiler, bir nevi yenilgiyi kabul etmiş gibi davranırlar. Gerçekçi olmayan, kendi seviyelerinin üstünde hedefleri olan ve beklentileri yüksek olanlar, hayal kırıklığına daha kolay kapılırlar ve bu hayal kırıklıkları onları depresif hale getirir. Aslında stres yönetimini yapamamak da tükenmişlik sendromunun bir parçasıdır. Stres yönetimini başarabilen kişiler, tükenmişlik sendromuna maruz kalmazlar.” şeklinde konuştu.

 

Tükenmişlik sendromuna yatkın kişilik tiplerinden ilki A tipi kişilikler!

 

Tükenmişlik sendromuna yatkın kişilik tiplerinden ilki, A tipi kişilikler olduğunu, bu kişilerin genellikle yakınmacı ve mükemmeliyetçi olduklarını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “A tipi kişiler, adeta bir sünger gibi her şeyi içlerine alıp çökerler, sürekli yakınırlar ve olayların hep olumsuz yönlerini görürler. Kısa sürede çözülebilecek bir problemi bile uzun uzun düşünerek kendilerini yıpratırlar. Beyinleri sürekli savaş halindeymiş gibi çalışır.  Uzun süreli stres altında kalan kişilerde beyin, sinyal akışı yavaşladığı için delta dalgaları gibi yavaş dalgalar üretmeye başlar. Bu da beynin uykudaymış gibi çalışmasına ve kişinin kendisini enerjisiz, güçsüz ve zayıf hissetmesine neden olur.” ifadesinde bulundu.

 

C tipi kişiler de hayatlarının ilerleyen dönemlerinde yalnız kalmaya mahkumdur

 

Diğer bir kişilik tipinin ise C tipi kişiler olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:

 

“Bu kişiler, sempati yoksunu ve çıkarcıdırlar. Her olayı kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirirler, kendilerini özel, önemli ve üstün görürler ve herkesin onlara hizmet etmesi gerektiğine inanırlar. Bu kişiler, ‘teflon tava’ olarak da adlandırılırlar. Ancak, teflon tavaların ömrü sınırlıdır; teflon kısmı döküldüğünde işe yaramaz hale gelirler. C tipi kişiler de hayatlarının ilerleyen dönemlerinde yalnız kalmaya mahkumdurlar. Yalnız kaldıklarında ise, suçu kendilerinde aramak yerine insanları suçlarlar.”

 

Esnek kişiler tükenmişlik sendromuna girmiyor

 

Şükran duygusunun beyinde mutluluk hormonu salgılanmasına yardımcı olduğunu da söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Bir de idealleri olan B tipi kişiler var. B tipi kişiler, olaylar karşısında esneyebilen, tekrar eski haline gelebilen ‘kauçuk’ gibi kişilerdir. Elastiktirler ve bilişsel esnekliğe sahiptirler, inatçı değillerdir. Esnek olmayı başarabilen, zihinsel esnekliğe sahip kişiler tükenmişlik sendromuna girmiyorlar. Genetik yatkınlıkları olsa bile, stresi yönettikleri için beyin serotonin ve dopamin seviyelerini rahatlıkla dengeleyebiliyorlar.” diye konuştu.

 

İnsan ilişkilerinde sosyal sermayenin üç temel ayağı bulunduğunu, bunların iletişim biçimleri, problem çözme stili ve stres yönetme stili olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Tükenmişlik sendromu yaşayan kişilerde bu üç alanda da genellikle olumsuzluk görülür. Olumsuz senaryolar yazarlar ve hep karanlık tarafa bakarlar.” dedi.

 

Hayatta acı, tatlı her türlü olay var!

 

Hayatta acı, tatlı her türlü olayın olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Ancak hayatınızı nasıl şekillendireceğiniz, bu olaylar içerisinden hangilerini seçerek ilerlediğinize bağlıdır. İşte bu nedenle, umut duygusunu yüksek tutmak ve her olayda pozitif bir şey, bir çözüm yolu bulabilmek mutluluk biliminin temel stratejisidir. Pozitif bir duygu durumuna sahip olmak, pozitif iletişim kurabilmek, dayanıklılık, metanet ve sebat gösterebilmek bu stratejinin önemli unsurlarıdır.” açıklamasında bulundu.

 

Başarı yolunun en büyük düşmanları tembellik, bencillik ve kolaycılık!

 

Akıllı insanın, stratejik düşünen ve orta-uzun vadeli düşünen insan olduğunun altını çizen Prof. Dr. Tarhan, “Sadece bugünü düşünen insan akıllı değildir. Eğer siz insansanız, bir gelecek vizyonunuz olacak, uzun vadeli düşüneceksiniz, anlam ve amacınız olacak. Uğrunda yorulacağınız ve emek vereceğiniz bir anlam ve amacınız olursa, o zorluklara dayanma becerisini geliştirirsiniz. Yaşamdaki sosyal ve duygusal becerilerinizi geliştirirsiniz ve hayattaki yolda ilerlersiniz. Başarı yolunda giderken en büyük düşmanlarımız tembelliğimiz, bencilliğimiz ve kolaycılığımızdır.” dedi.

 

Kendi sınırlarımızı bilemezsek tükenmişlik rolüne gireriz

 

Tükenmişlik sendromunda en önemli faktörün negatif duyguların yüksek seviyede olması olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Her şeye hükmedemeyiz ve her şeyi yönetemeyiz. Kendi sınırlarımızı ve haddimizi bilemezsek çaresiz kalırız ve tükenmişlik rolüne gireriz. Halbuki, insanın değiştirebileceği ve değiştiremeyeceği şeyler vardır. Gücümüzün yettiği ve yetmediği, kontrol edebileceğimiz ve edemeyeceğimiz şeyler mevcuttur. İşte burada, aklımızı kullanarak bunların sınırlarını belirlemeliyiz. Kontrol edemiyorsak, onunla ilgili doğru pozisyon almalıyız. Kötülükler, problemler ve stres her zaman var olacaktır. Önemli olan, onlara karşı doğru pozisyon alarak hedefimize ulaşmaktır. Zorluklara dayandıkça uzun ömürlü bir çınar gibi ayakta kalabiliriz.” diye konuştu.

 

Hırs ve kolay yoldan kazanma isteği tuzaklara düşürüyor!

 

Sosyal medyada yansıtılan gerçekliklerin kişileri tükenmişliğe götürüp götürmediği konusuna ilişkin de Prof. Dr. Tarhan, “Sosyal medya bize sahte bir dünya, sahte bir gerçeklik ve sanal bir ortam sunuyor. Bu durum, dolandırıcılığın ve siber kumar gibi oyunların artmasının sebeplerinden biri olarak gösterilebilir. Çünkü insanlar kolay yoldan, aşırı hırslı bir şekilde başarı elde etmek istiyorlar ve bu tür tuzaklara düşüyorlar. Hayattaki birçok zevkte de gerektiğinde vazgeçmeyi başarmak gerekir. Vazgeçemediği zaman insan depresif olmaya ve tükenmişlik sendromuna yakalanmaya aday hale geliyor.” dedi.

 

Kendimizi terbiye etmek insan için yalnızlığın bir çaresi…

 

“Kalabalık yalnızlık” konusuna da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Türk Dil Kurumu'nca 1 milyonun üzerinde kişinin katıldığı oylamada ‘kalabalık yalnızlık’ kelimesinin seçilmesi, Türkiye gibi sıcak ve yakın ilişkilerin yaşandığı, çat kapı girilen bir toplum için oldukça çarpıcı bir sonuçtu. Bu durum, küresel salgının bize de yansıdığını gösteriyor. Kalabalık içinde yalnız olmak, mutlu olmamak anlamına geliyor. Çünkü insan ilişkisel ve sosyal bir varlık, yalnız olduğunda kendini kötü ve mutsuz hissediyor. Cezaevinde 15 günden fazla hücre hapsi, Dünya Af Örgütü tarafından işkence olarak görülüyor. Bu kadar uzun süre bir ortamda kalmak şizofrenik etki yaratıyor ve aklın sağlığını bozuyor. Ancak bazı insanlar var; seçilmiş yalnızlık yaşıyorlar ve bu durumdan mutlu oluyorlar. Kendimizi terbiye etmek insan için yalnızlığın bir çaresidir. Bunlara seçilmiş yalnızlık deniyor. Bu tabii bilgeliğin en üst makamı.” şeklinde sözlerini tamamladı.

 

 

 

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/zihinsel-esneklige-sahip-kisiler-tukenmiyor-l9uP5F64.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/zihinsel-esneklige-sahip-kisiler-tukenmiyor-l9uP5F64.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/t_zihinsel-esneklige-sahip-kisiler-tukenmiyor-l9uP5F64.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/zihinsel-esneklige-sahip-kisiler-tukenmiyor-l9uP5F64.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/zihinsel-esneklige-sahip-kisiler-tukenmiyor/6715/</link>
			<pubDate>Mon, 17 Mar 2025 12:27:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Beyin cinsiyete göre değil, deneyime göre gelişiyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Kadın ve erkek beyinleri arasında bazı farklar olduğunu belirten uzmanlar ancak bu farkların sanıldığı kadar büyük olmadığını söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, Keyfiniz.com'a kadın beyni hakkındaki yaygın mitleri ele alarak, bilimsel gerçeklerle açıklamalarda bulundu.

Cinsiyetten çok bireysel farklılıkların belirleyici olduğunu dile getiren Alp, “Dil ve sosyal becerilerde kadınların, mekânsal algı ve motor yeteneklerde ise erkeklerin daha güçlü olabileceği belirtilse de, bu durum her birey için geçerli bir kural değil.” dedi.

Hormonların etkisiyle kadınların bilişsel ve duygusal süreçlerinde bazı değişiklikler yaşanabildiğine dikkat çeken Psikolog Zeynep Betül Alp, kadınların toplumsal olarak yönlendirildiği alanların, beyinlerinin nasıl geliştiğini etkileyebildiğini söyledi ve “Beyin, deneyimlerle şekillenen bir organ olduğu için kadınlara eşit fırsatlar sunulduğunda her alanda erkeklerle aynı seviyede veya daha başarılı olabildikleri görülüyor.” vurgusunu yaptı.

Kadınlar dil ve sosyal becerilerde daha güçlü olabilir

Beyin yapısı ve işleyişi açısından kadın ve erkek beyinleri arasında bazı farklar olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Ancak bu farklar genellikle bireysel farklılıkların yanında çok küçük kalıyor. Erkeklerin beyni ortalama olarak biraz daha büyük ama bu bilişsel bir avantaj sağlamıyor. Kadınların ise iki beyin yarım küresi arasında daha güçlü bağlantılar olduğu gösterilmiş, bu da özellikle dil becerileri ve duygusal işlemleme süreçlerinde etkili olabilir.” dedi.



Bazı çalışmaların, kadınların dil ve sosyal becerilerde daha güçlü olduğunu, erkeklerin ise mekânsal algı ve motor becerilerde daha iyi performans gösterebildiğini aktaran Zeynep Betül Alp, “Bu durum, her kadın ve erkek için geçerli bir kural değil. Kadın beyni, daha fazla bağlantısallık gösterdiği için bilgi işleme süreçlerinde daha esnek olabilir. Öte yandan, erkek beyninde belirli bölgeler arası bağlantılar daha yoğun olabilir, bu da görev odaklı bilişsel süreçleri destekleyebilir. Ama bu farklar bireyler arasında büyük ölçüde değişiyor. Yani ‘kadınlar böyle, erkekler şöyle’ diye kesin çizgiler çekmek bilimsel olarak doğru olmaz.” açıklamasını yaptı.

Hormonal değişimler kadın beynini etkileyebiliyor!

Kadın beyninin hormonlardan doğrudan etkilendiğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Östrojen ve progesteron gibi hormonlar, nörotransmitter sistemleriyle etkileşime girerek bilişsel ve duygusal süreçleri değiştirebilir.” dedi.

Zeynep Betül Alp, hormonal dalgalanmaların yaşandığı dönemlerde kadınlarda görülebilecek değişiklikleri şöyle açıkladı:

“Adet döngüsünün farklı aşamalarında dikkat, hafıza ve duygusal yanıtlar değişebilir. Örneğin, östrojenin yüksek olduğu dönemde (folliküler faz) bilişsel beceriler genellikle daha iyi olabilir. Luteal fazda ise bazı kişilerde duygusal dalgalanmalar görülebilir. Hamilelikte beynin özellikle sosyal biliş ve empati ile ilgili alanları gibi bazı bölgelerinde yapısal değişiklikler olduğu görülmüştür. Bazı kadınlar hamilelikte unutkanlıktan şikâyet edebilir ama bu uzun vadeli bir bozulma değil, daha çok geçici bir adaptasyon sürecidir. Menopoz döneminde ise östrojen seviyeleri düştüğü için hafıza, dikkat ve bilişsel esneklik biraz etkilenebilir. Ancak bu, her kadında aynı şiddette yaşanmaz ve beyin plastisitesi sayesinde birçok kadın bu değişikliklere adapte olabilir.”

Kadınların bilişsel esneklik konusunda avantajlı olabilir!

Kadınların çoklu görev yapma becerisinin erkeklere göre daha iyi olduğu konusunda kesin bir kanıt bulunmadığına vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Ancak bazı araştırmalar, kadınların bilişsel esneklik konusunda avantajlı olabileceğini gösteriyor. Yani bir görevden diğerine geçerken daha hızlı adapte olabilirler.” dedi.

Çoklu görevlerin genel olarak verimi düşüren bir durum olduğuna da değinen Zeynep Betül Alp, “Birden fazla işi aynı anda yapmaya çalışmak, hem kadınlarda hem erkeklerde dikkat dağınıklığına neden olabilir. Ama kadınlar genellikle sosyal roller ve yaşam deneyimleri nedeniyle çoklu görev yapmaya daha fazla alışkın olabilirler. Yani biyolojik bir üstünlükten çok, hayatın getirdiği bir alışkanlık olabilir.” diye konuştu.



Beyin, deneyimlerle şekillenen bir organ

Toplumsal cinsiyet rollerinin bir yandan kadın beyninin potansiyelini sınırladığını bir yandan da şekillendirdiğini aktaran Psikolog Alp, şunları söyledi:

“Kadınların toplumsal olarak yönlendirildiği alanlar, beyinlerinin nasıl geliştiğini etkileyebiliyor. Örneğin, kız çocukları daha fazla dil ve iletişim odaklı oyunlara teşvik edilirken, erkek çocukları daha çok mekânsal becerileri geliştiren oyunlara yönlendirilebiliyor. Bu da beyin plastisitesi sayesinde uzun vadede bazı yeteneklerde fark oluşturabiliyor. Ama bu, kadınların belli alanlarda doğal olarak daha kötü ya da iyi olduğu anlamına gelmiyor. Beyin, deneyimlerle şekillenen bir organ ve kadınlara eşit fırsatlar verildiğinde birçok alanda erkeklerle aynı seviyede veya daha iyi performans gösterebildiklerini görüyoruz.”

Kadın beyni üzerine mitler ve gerçekler

Kadın beyni hakkındaki yanlış inanışları değerlendiren Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, bu mitleri şöyle sıraladı:

‘Kadınlar daha duygusaldır, erkekler daha mantıklıdır.’

Beyindeki duygusal işlemleme merkezleri (limbik sistem) hem kadınlarda hem erkeklerde aktif. Kadınlar sosyal olarak duygularını daha fazla ifade etmeye teşvik ediliyor olabilir ama bu, mantıklı düşünemedikleri anlamına gelmiyor.

‘Kadınlar bilim ve matematikte başarısızdır.’

Matematik ve bilim becerileri cinsiyetle değil, eğitim ve teşvikle ilgilidir. Kadınların mühendislik veya bilimde az temsil edilmesi, biyolojik değil toplumsal bir durumdur.

‘Kadınlar çok konuşur, çünkü beyinleri öyle çalışır.’

Kadınların dil merkezleri daha aktif olabilir ama bu, bütün kadınların çok konuştuğu anlamına gelmez. Konuşkanlık, bireysel ve kültürel faktörlere daha çok bağlıdır.

‘Kadın ve erkek beyinleri tamamen farklıdır.’

Aslında büyük ölçüde benzerler ve bireysel farklılıklar cinsiyet farklarından daha belirgindir. Yani bir kadının beyni, başka bir kadının beyninden bile daha farklı olabilir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/beyin-cinsiyete-gore-degil-deneyime-gore-gelisiyor-vyJqLL5S.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/beyin-cinsiyete-gore-degil-deneyime-gore-gelisiyor-vyJqLL5S.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/t_beyin-cinsiyete-gore-degil-deneyime-gore-gelisiyor-vyJqLL5S.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/beyin-cinsiyete-gore-degil-deneyime-gore-gelisiyor-vyJqLL5S.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/beyin-cinsiyete-gore-degil-deneyime-gore-gelisiyor/6097/</link>
			<pubDate>Fri, 07 Mar 2025 12:32:05 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bağımlılıkların Tümünün Temelinde Dopamin Yatıyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Günümüzde bağımlılık türlerinin arttığını belirten uzmanlar, bağımlılığın dijital medya, alışveriş, oyun, sanal kumar ve gıda gibi farklı alanlarda kendini gösterebileceğini söylüyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Onur Noyan,  bağımlılık türlerine hakkında bilgi verdi. Beynin, haz peşinde koşarken bağımlılıklara açık hale geldiğini ifade eden Noyan, “Bizim bütün davranışlarımız beynimizden dopamin salgılamak üzerine kurgulanır ve beyin hep haz peşinde koşmak ister.” dedi.

Özellikle dijital dünyanın, kişilere hızlı ve çabasız ödüller sunarak bağımlılık riskini artırdığına ve beğenilme arzusunun sosyal medyada sürekli paylaşım yapmaya yönlendirirken, oyun ve kumar bağımlılığının da ödül-kayıp döngüsüyle kişiyi içine çektiğine vurgu yapan Prof. Dr. Onur Noyan, sağlıklı aile iletişiminin, çocukların ve gençlerin bağımlılıklardan korunmasında en önemli faktörlerden biri olduğunun altını çizdi.

Dopamin Bağımlısıyız!

Günümüzde bağımlılıkların da değişkenlik gösterdiğini dile getiren Prof. Dr. Onur Noyan, “Burada en önemlisi dopamin bağımlısı olduğumuzdur. Bizim bağımlı olduğumuz nesneler değişebilir. Bugün akıllı telefonlar çıktı, yarın başka bir cihaz çıkacaktır, belki 20 sene sonra biz bunları hiç konuşmuyor olabiliriz.” dedi.



Dijital ve sosyal medyanın hayatımıza getirdiği şeyin emek sarf etmeden ödüle ulaşmak olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Onur Noyan, “Beynimizde bir hormon vardır; mutluluk ve haz hormonu. Bizim bütün davranışlarımız beynimizden dopamin salgılamak üzerine kurgulanır ve beyin hep haz peşinde koşmak ister. Yemek yeriz, beynimize bir 50 birim dopamin salgılanır biter. Bir arkadaşımızla buluşur, bir yere gideriz, 60 birim salgılanır. Çok sevdiğimiz bir aktiviteyi yaparız spor yaparız, 70 birim salgılanır biter. Birisine âşık oluruz, cinsellik yaşarız 100 birim 120 birim dopamin salgılanır. Ekstrem uç bir hobiniz vardır 150 birim dopamin salgılanır gibi. Hayatımızı bunlar çerçevesinde devam ettirirken karşımıza yeni şeyler çıkar. Alkol, madde, sosyal medya, alışveriş çıkar. Biz bunlarla temas ettikçe beynimizden salgılanan dopamin miktarı artmaya başlar. Beyin yeni yolları kullandıkça eski yolları unutur. Eskiden keyif veren şeyler artık vermemeye başlar. Onlar geri planda kalır ve beyindeki ödül merkezi ve uyarıyı arttıracak şey, hep o yüksek dozda temini sağlamak için gerçekleştirilen davranışlar olur. Bu sefer beyin hep daha yükseği ararken altındakilerden keyif almamaya başlar ve beyin kendi yolunu kaybeder. Böylece bağımlılık yolu açılmış oluyor.” diye konuştu. 



Alışveriş bağımlılığı ve gıda bağımlılığı da yaygınlaşıyor! 

Günümüzde alışveriş bağımlılığı diye bir kavram geliştiğini hatırlatan Prof. Dr. Onur Noyan, “Oturulan yerden kalkmadan, hiç çaba sarf etmeden, paranın değerini görmeden harcama yapılıyor. Diyalog kurmadan, iletişimsiz, oradaki düğmelere tıklayarak bir şekilde o alışverişi yapıp bitirebiliyoruz. Bu bizi dijital bağımlılığa teşvik etmiş oluyor.” dedi.

Gıda bağımlılığının da üstüne düşünülmesi gereken bir konu olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Onur Noyan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Her yeme bozukluğuna bağımlılık denilmez. Psikiyatride çeşitli yeme bozuklukları hastalıkları vardır. İşlenmiş gıdaların beyindeki dopamini hızlı arttırması, bir şekilde bu gıdaların daha fazla tüketilmesine sebep olur. Üretenler de bu amaçla daha çok tüketilmesi, daha hızlı tüketilmesi ve tekrar satın alınması için üretirler. Örnek vermek gerekirse; kafein dünyadaki bağımlılık oranı en yüksek yasal maddedir. Kafein beynin dopamin sistemini çok hızlı uyaran ve uyarıcı etkinlikte bir maddedir. İşlenmiş gıdaların beynin dopamin artışını sağlaması kişinin artık sebze meyve tüketmemesini, doğaldan keyif almamasını sağlar.”

Sürekli beğenilme arzusu beynin ödül merkezini uyaran yegâne faktör!

Estetik bağımlılığının bir dönem çok konuşulduğunu ifade eden Prof. Dr. Onur Noyan, “İnsanların kendisini sürekli beğenmesi, ön planda tutmak istemesi, beynin ödül merkezini uyaran yegâne faktördür.” dedi.



Herkes tarafından beğenilme, onaylanma arzusunun zihnimize yerleştirildiğini aktaran Prof. Dr. Onur Noyan, “Algı, beğenilme arzusu ile birleştiği zaman beyin çeşitli arayışlara yönelme emri verir. Kişiler popüler olanın peşinden gitmeye, her türlü davranışını, yediğini, içtiğini gezdiğini paylaşmaya başladı ve böylece de popüler bir akım oluştu. Kendine güvenmeyen ve değer vermeyenin kendini beğendirme arzusu daha fazla olur. Başkası tarafından kabul görme, onay alma arzusu daha yüksek oldukça hep popüler olanın peşinden koşulmakta, biricik ve orijinal olma maalesef hep geri planda kalıp avantajı görünmemektedir.” açıklamasını yaptı.

Davranışsal bağımlılıklar kişiyi yönetiyor!

Dijital mecralarda çocuk ve yetişkinlerde oyun ve oyuna bağlı kumar bağımlılığı geliştiğine dikkat çeken Prof. Dr. Onur Noyan, “Oyun ve kumar bağımlığı şu an bizim davranışsal bağımlılık olarak gördüğümüz global olarak dünyadaki büyük sorunlardan bir tanesidir.” dedi.

Alkol, madde, sigara gibi bağımlılıklarda bir nesne olduğuna işaret eden Prof. Dr. Onur Noyan, şu açıklamayı yaptı:

“Maddeler vücuda alınıyor, beyne gidiyor, uyarıyor ve çeşitli hastalıklar ortaya çıkarıyor. Kullanılan bir maddenin beyinde yarattığı etkiyi bir oyun nasıl yaratabilir? Burada devreye bilgisayar mühendisleri giriyor. Beynin ödül merkezinin aşırı uyarılması hedefleniyor. Oyunların hepsinde her zaman iki seçenek var. Kaybetme ve kazanma dürtüsü beynin ödül merkezini uyarır. Oyun üreticileri tarafından aşama aşama ödüller verilir. Hedef koyuyor ve bu amaca erişmek için zorluyor. Zorladığı zaman beynin ödül merkezi çok çalışıyor. Kişi sosyallikten uzaklaşıyor, daha izole hale geliyor ve gerçek hayatta arkadaşlık kurmak yerine dijital hayat arkadaşları ediniyor.

Kumar bağımlılığı da diğer davranışsal bağımlılıklar gibi kazanmak ve kaybetmek üzerinden giden bir döngü. Kaybedilecek, kaybedildikten sonra kazanmak zorunda kalınacak. Kazanmak için daha fazla para riske edilecek, daha fazla para riske ediltikten sonra, o da kaybedilecek. Bu kayıpların telafisi için tekrar riske girilecek. Davranışsal bağımlılıklar hep bir sarkaç halinde kişiyi yönetir. Kumar bağımlılığının çok fazla alt tipi vardır. Pandemi ile de bu bağımlılığın arttığını söyleyebiliriz. Çünkü eve kapanmalar ile beynin o ödüle erişme ihtimali azaldı. Her bireyin elinin altında olan akıllı telefonlarla birlikte, bu sitelere erişim arttı.”

Sağlıklı bir aile iletişimi çocukları her türlü bağımlılıktan korur…

Bağımlılıktan korunmak için önerilerde bulunan Prof. Dr. Onur Noyan, “Öncelikle, çocuk ve ergenlerdeki bağımlılık ve dijital mecralardaki sürece bakmalıyız. Dijital mecraların hedefi zaten ergenlerdir. Ergenlerin orada gördüklerine karşı duyacakları hayranlık, onları gerçek hayatta da aynı davranış skalasına çekmeye çalışır.” dedi.



Genellikle ergenleri bağımlılıktan korumaya çalıştığımıza vurgu yapan Prof. Dr. Onur Noyan, “Ergenlikte mantık sisteminin devre dışı kalması, bizim daha koruyucu olmamıza neden oluyor. Oysa çocuklarımızı, kendine güvenen, amaç ve hedefleri olan, bunlar için yılmadan çalışan, çabalayan ve bir alana kendisini bağlayabilen çocuklar olarak yetiştirmeliyiz. Bağımlılık temelde bir bağlanma hastalığıdır. Sağlıklı bir ilişkiye bağlanmaması, sağlıklı bir ebeveyne bağlanmaması, sağlıklı bir ilgi alanının olmaması, merakının olmaması gibi özetlenebilir. Çocuklar sağlıklı bağlanacağı bir yer bulamazsa, sosyal mecralardan göreceği sağlıksız davranışlara bağlanmasına sebep olabilir ve çocuk oradan bağımlılık yoluyla aile ve sosyal hayattan kopar gider.” şeklinde konuştu.

Çocuklarımıza ‘hayır’ deme becerisini yerleştirmenin, kendine güvenen başkasının onayına ihtiyacı olmayan bireyler yetiştirmenin önemli olduğunun altını çizen Prof. Dr. Onur Noyan, “Aile değerlerinin de merkezde olması sağlanmalı. Yapılan çalışmalara göre, akşam yemeklerini aileleriyle birlikte yiyen çocuklarda bağımlılık davranışı daha az gözlenmiştir. Sağlıklı bir aile iletişimi çocukları her türlü bağımlılıktan, riskli davranışlardan korur.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/bagimliliklarin-tumunun-temelinde-dopamin-yatiyor-1991.webp</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/bagimliliklarin-tumunun-temelinde-dopamin-yatiyor-1991.webp" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/bagimliliklarin-tumunun-temelinde-dopamin-yatiyor-1991-t.webp"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/bagimliliklarin-tumunun-temelinde-dopamin-yatiyor-1991.webp" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/bagimliliklarin-tumunun-temelinde-dopamin-yatiyor/5597/</link>
			<pubDate>Mon, 03 Mar 2025 15:36:41 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ramazanda Manevi Pratikler Depresyon Riskini Azaltabiliyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Ramazan ayının, kişilerin ruh sağlığı üzerinde de önemli etkileri olduğunu belirten uzmanlar, oruç tutmanın, sabrı ve stresle başa çıkma mekanizmalarını güçlendirebildiğini söylüyor. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, Keyfiniz.com'a maneviyata yönelerek oruç tutmak ve ibadet etmek gibi ritüeller başta olmak üzere Ramazan ayının manevi yönden kişilerin ruh sağlığına nasıl katkıda bulunduğu hakkında bilgi verdi.

Araştırmalara göre, dini ritüellerin ve manevi pratiklerin, kortizol seviyelerini dengeleyerek kaygıyı azalttığını dile getiren Psikolog Bal, “Maneviyata yönelen kişilerde düzenli olarak yapılan içsel değerlendirme ve anlam arayışı ile bireylerde ruhsal dinginlik ve iç huzurun arttığı gözlemlenmiştir.” dedi. 

Şükür ve affetme duygularının, psikolojik dayanıklılığı desteklerken, manevi pratiklerin de depresyon riskini azaltabildiğini aktaran Bal, yardımlaşma ve dayanışmanın, bireyin ruhsal tatminini artırarak toplumsal bağları güçlendirdiğini söyledi ve Ramazan boyunca kazanılan bu ruhsal kazanımları sürdürebilmek için, bireylerin bu dönemde geliştirdikleri alışkanlıkları günlük yaşamlarına entegre etmeleri önerisinde bulundu.



Oruç tutmak, stresle başa çıkma mekanizmalarını güçlendirebilir

Ramazan ayının, bireyin sabır duygusunu geliştirmesi için doğal bir ortam sunduğunu aktaran Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Oruç tutmak, biyolojik ve psikolojik ihtiyaçların ertelenmesini gerektirir; bu da özdenetim mekanizmalarını güçlendirir. Psikolojik dayanıklılığın temel unsurlarından biri olan sabır, zorluklara karşı tahammül edebilme ve duygusal tepkileri yönetebilme kapasitesini artırır. Açlık, susuzluk gibi biyolojik ihtiyaçların karşılanamadığı anlarda bunun bireyde yaratacağı duygusal zorlanmayı tolere edebilmek önemli bir kazanımdır. Bireyler bu ihtiyaçları ertelemeyi dini motivasyonla yapsa da sonuç olarak öz disiplini arttırması beklenir. Bu süreç, bireyin duygusal regülasyon yeteneğini güçlendirerek daha sağlam bir psikolojik yapı oluşturmasını destekler.” dedi.

Ramazan ayının, yalnızca fiziksel bir ibadet değil, aynı zamanda bireyin ruh sağlığı üzerinde de önemli etkiler yaratan bir süreç olduğunu ifade eden Bal, “Oruç tutmak, biyolojik ihtiyaçları dengelemek yoluyla sabrı pekiştirerek bireyin stresle başa çıkma mekanizmalarını güçlendirebilir. Bu dönemde manevi derinleşme ve içsel muhasebe, psikolojik dayanıklılığı artırarak bireyin duygusal refahına katkıda bulunabilir.” diye konuştu.

Düzenli ibadet, ruhsal dinginliği ve iç huzuru artırıyor!

Oruç tutmanın ruh sağlığı üzerindeki etkilerine değinen Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Oruç, bireyin öz disiplinini artırarak stres yönetimini destekler. Yapılan araştırmalar, dini ritüellerin ve manevi pratiklerin, kortizol seviyelerini dengeleyerek kaygıyı azalttığını göstermektedir. Yaşamında maneviyattan beslenen kişilerde, ruhsal dinginlik ve iç huzurun arttığı gözlemlenmiştir.” dedi.

Ancak depresyon, anksiyete veya diğer psikolojik rahatsızlıkları olan bireyler için Ramazan’ın farklı bir deneyim olabileceğine dikkat çeken Bal, “Bazı bireyler için oruç, biyolojik ritimlerin değişmesi nedeniyle zorluk yaratabilir. Uyku düzenindeki değişiklikler, kan şekeri dalgalanmaları ve uzun süreli açlık, duygu durum bozukluğu olan bireylerde tetikleyici olabilir. Bu nedenle, özellikle psikiyatrik tedavi gören bireylerin doktorlarına danışarak bu süreci yönetmeleri önemlidir.” diyerek uyarıda bulundu.



Ramazan ayı psikolojik dayanıklılığı artırmak için önemli bir süreç…

Ramazan ayında bireylerin, daha fazla içe dönüş yaparak kendilerini anlamlandırma sürecine girdiklerini aktaran Bal, bu durumun, duygusal dayanıklılığı artırabileceğini ve ruhsal dengeyi destekleyebileceğini söyledi. “Şükran duygusunun arttığı bu dönemde, bireylerin olumlu düşünce yapılarının güçlendiğini de dile getiren Bal, şükran duymanın, ruh sağlığı açısından koruyucu bir faktör olup depresif belirtileri azaltabileceğini açıkladı.

Ramazan boyunca bireylerin, sabır duygusunu pekiştirme fırsatı bulacağını sözlerine ekleyen Bal şöyle devam etti:

“Sabır, psikolojik dayanıklılığın temel taşlarından biridir. “Sabır, bireyin duygularını düzenleme becerisini geliştirir. Anlık dürtülere karşı koymayı öğrenmek, uzun vadede bireyin stres yönetimini güçlendirir. Bu nedenle Ramazan, psikolojik dayanıklılığı artırmada önemli bir süreç olabilir. Aynı şekilde affetmek de ruhsal huzuru destekleyen bir unsurdur. Yapılan araştırmalar, affetmenin bireyin kaygı düzeylerini düşürdüğünü ve psikolojik rahatlama sağladığını gösteriyor. Affetmek, kişinin kendisine duyduğu sevgiyi ve içsel barışı artırır. Bu süreç, bireyin daha huzurlu ve dengeli hissetmesine katkıda bulunur.”

Manevi pratikler depresyon riskini azaltabiliyor!

“Ramazan ayında manevi ritüellere yönelmek, bireyin ruh sağlığı üzerinde olumlu etkiler oluşturabilir.” diyen Psikolog Sedef Koç Bal, meditasyon ve mindfulness teknikleriyle birleştirilen oruç ibadetinin, bedene dair farkındalığı, zihinsel netliği ve iç huzuru artırabileceğini dile getirdi.

Bal, “Şükran ve meditasyon, bireyin bilinçli farkındalığını artırarak stresle başa çıkmasına yardımcı olur. Manevi pratiklerin beyin üzerindeki etkileri incelendiğinde, bu aktivitelerin pozitif duyguları artırdığı ve depresyon riskini azalttığı görülmüştür.” diye konuştu.

Küçük iyilikler ruhsal tatmini yükseltebilir…

Ramazan ayının, toplumsal dayanışmanın da güçlendiği bir dönem olduğunun altını çizen Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Yardımlaşma ve paylaşma, bireyin ruh sağlığını olumlu yönde etkileyerek aidiyet duygusunu artırır. Başkalarına yardım etmek, beyindeki ödül sistemini harekete geçirerek mutluluk hormonlarının salgılanmasını sağlar. Küçük iyilikler bile bireyin ruhsal tatminini yükseltebilir.” dedi.

Ramazan ayının sağladığı ruhsal kazanımları sürdürebilmek için, bireylerin bu dönemde geliştirdikleri alışkanlıkları günlük yaşamlarına entegre etmelerini öneren Bal sözlerini şöyle tamamladı:

“Şükran duygusu, sabırlı olmak, affetmeyi öğrenmek ve düzenli manevi pratiklere devam etmek, yalnızca belirli bir süreyle veya belirli bir inanç sistemiyle değil evrensel olarak ruhsal dengeyi korumaya yardımcı olabilir. Ramazan, bireylerin ruhsal sağlıklarını güçlendirmek ve iç huzuru yakalamak adına önemli bir fırsattır. Ancak her bireyin bu süreci kendi psikolojik durumuna göre yönetmesi gerektiği unutulmamalı. Özellikle ruhsal rahatsızlığı olan bireylerin bilinçli hareket etmeleri ve gerektiğinde profesyonel destek almaları önemli bir nokta.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/manevi-pratikler-depresyon-riskini-azaltabiliyor-3346.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/manevi-pratikler-depresyon-riskini-azaltabiliyor-3346.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/manevi-pratikler-depresyon-riskini-azaltabiliyor-3346-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/03/manevi-pratikler-depresyon-riskini-azaltabiliyor-3346.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/ramazanda-manevi-pratikler-depresyon-riskini-azaltabiliyor/5523/</link>
			<pubDate>Sat, 01 Mar 2025 12:48:04 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dijital Dünyanın Yeni Problemi: e-Hastalıklar ]]></title>
			<description><![CDATA[Dijitalleşmenin, hayatımızın her alanını dönüştürdüğünü belirten uzmanlar, bu durumun öğrenme süreçlerinden sosyal ilişkilere kadar pek çok yeni kavramı da beraberinde getirdiğini söylüyor. Çocuklar ve yetişkinler, siber zorbalık, bağımlılık ve bilgi kirliliği gibi risklerle karşı karşıya. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ ile NPİSTANBUL Hastanesi Psikoloji Hizmetleri Genel Koordinatörü ve Uzman Klinik Psikolog Dr. Yıldız Burkovik, Keyfiniz.com'a dijital dünyanın öğrenme ve sosyal ilişkiler üzerindeki etkilerini anlattı.

Dijitalleşmenin, insan hayatına hız ve kolaylık kazandırırken, etik kuralların yeterince gelişmemiş olmasının yeni sorunları da beraberinde getirdiğine dikkat çeken Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, “Sadece dijital öğrenme ya da beyni sadece dijital materyalle kullanmak eksik öğrenmeye yol açıyor. Bu durum ‘Dijital Faşizm’ ve ‘Sosyal Otizm’ gibi yeni kavramların ortaya çıkmasına yol açıyor.” dedi.

Dijital dünyanın yarattığı ‘e-hastalıklar’ın bireylerin psikolojik ve sosyal gelişimini olumsuz etkilediğine de vurgu yapan Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, çocuklar ve yetişkinlerin, siber zorbalık, bağımlılık ve bilgi kirliliği gibi risklerle karşı karşıya olduğunu dile getirdi.

Yüz yüze iletişimin önemine değinen Uzman Klinik Psikolog Dr. Yıldız Burkovik ise grup terapilerinin yüz yüze yapılmasının, katılımcıların beden dili, mimikleri ve jestleri aracılığıyla duygularını tam anlamıyla ifade edebilmesi için büyük önem taşıdığını aktardı. Dr. Öğr. Üyesi Burkovik, ekran karşısında eksik kalan bu unsurların, empati kurma ve duygusal farkındalık geliştirme sürecini olumsuz etkilediğinin altını çizdi. 



Problem dijitalleşme değil, etiğinin yeterince oluşmamış olması…

Çevrimiçi alışveriş, bulut bilişim, yapay zeka, mobil uygulamalar, sanal gerçeklik gibi hayatımızın ayrılmaz parçası olan tüm bu kavramların, dijitalleşmenin insan beyni ve zihninin evrimi içinde elde edilen muazzam ölçüdeki bilgi birikiminin pratik ve hızlı biçimde kullanılmasını sağlayan teknolojiler ve bilginin evrimi açısından kaçınılmaz bir süreç olduğunu dile getiren Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, “Ancak hayatımıza artıları ile değer katan dijital çağ, bir yandan aşırı kullanım ve sürekli maruziyet nedeniyle toplumsal ve bireysel anlamda olumsuz bir takım etkiler de oluşturuyor. Dijitalleşmenin yarattığı etkiler dijital toplum, dijital insan, dijital vatandaş, dijital davranış, dijital beyin, dijital ahlak gibi bazı yeni  tanımlamalar ve kavramları da ortaya çıkarttı.” dedi.

Dijitalleşmenin insan beyninin ve zihninin evrimiyle ortaya çıkan ve yaşadığımız dünyanın vazgeçilemez bir gerçekliği olarak karşımızda olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tanrıdağ, “Kanımızca problem dijitalleşmede değil, onun etiğinin yeterince oluşmamış olmasındadır. Dijital beceriler, insanların yararlı bilgilere hızla ve kolayca erişmesine, başkalarıyla mümkün olan en verimli şekilde iletişim kurmasına ve projeler üzerinde daha hızlı ve çevik bir şekilde işbirliği yapmasına olanak tanır. Dijital vatandaşlar, online ortamda başkalarına saygılı davranmalı ve siber zorbalık veya tacizde bulunmamalıdırlar. Ayrıca, yanlış bilgi paylaşmak veya nefret söyleminde bulunmak gibi online eylemlerinin başkaları üzerindeki etkisinin de farkında olmalıdırlar.” diye konuştu.



Dijital dünya yeni ‘e-hastalık'lar yarattı

Dijitalleşmeyle birlikte saatlerini hatta günlerini ekran karşısında geçiren çocuk ve yetişkin bireylerin, güvenlik sorunları, bağımlılık, siber suçlar, çevrimiçi tehditler, veri ihlalleri gibi güvenlik sorunları ile karşı karşıya kaldığına dikkat çeken Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, şunları söyledi:

“Dijital dünya ‘e-hastalık'ları da yarattı. Bir çoğumuzun adını bile bilmediği, haberdar olmadığı ‘Cheesepodding’, ‘Photolurking’, ‘Ego sörfü’, ‘Facebook depresyonu’, ‘Youtube Narsizmi’, ‘Borderline selfitis’, ‘Fantom titreşim sendromu’ gibi kavramlar ortaya çıkarak ilişkileri, dolayısıyla aile ve toplumu etkisi altına aldı. Tüm bunlar yaşanırken akla gelen ilk soru şu; dijitalleşme hayatımızın bir parçasıyken bunu insanlığın yararına ve en az dezavantajlı bir şekilde nasıl kullanabiliriz?”

Dijital öğrenme, görsel öğrenmeyi ve duygusal zekayı ihmal ediyor!

İnsan beyninde iki tür öğrenme olduğunu aktaran Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, “Bunlar, ‘Dijital Öğrenme’ ve ‘Analog Öğrenme’dir. Analog veri, zamana göre değişen başka bir türden niceliği temsil edip kendisi de zamana göre değişen ve sürekli bir özellik gösteren veridir. Bu tür öğrenme daha çok sağ beyinle ilgili bir öğrenme biçimidir. Her iki öğrenme biçimi hem sözel hem de görsel özellik taşır.” dedi.

Salt dijital öğrenmenin, beynin bir öğrenme biçimini eksik kullanarak insan beyninin önemli bir öğrenme biçimi olan görsel öğrenmeyi ve duygusal zekayı ihmal ettiğinin altını çizen Prof. Dr. Tanrıdağ, “Dolayısıyla sadece dijital öğrenme ya da beyni sadece dijital materyalle kullanmak eksik öğrenmeye yol açan beynin eksik kullanımıdır. Bu olgu insan ve toplum bazında bazı yeni kavramların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bunlar arasında ‘Dijital Faşizm’ ve ‘Sosyal Otizm’ kavramları yer alıyor.” açıklamasını yaptı.



Dijitalleşmenin aşırı kullanılması sosyal otizme yol açabiliyor!

Dijitalleşmeyle birlikte gündeme gelen ‘Sosyal Otizm’ kavramlarına açıklık getiren Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ, şöyle devam etti:

“Otizm zaten sosyal beyni kullanma becerisinin azalmasıdır. Bunun da temelinde beyinde taklit ve öğrenmeden sorumlu ayna nöronların çalışmasındaki aksaklık vardır. Öteden beri ünlü matematikçilerin arasında otistiklerin varlığı bilinmektedir. Bu biyolojik kökenli bir olaydır. Ancak dijitalleşmenin aşırı kullanılması bağımlı olanlarda öğrenilmiş ya da sosyal otizme yol açmaktadır.”

İyi bir dijital toplum için öneriler…

Dijital toplumun bilincinde olmak.

Çevrimiçi davranışlarının etik sonuçlarını bilmek.

Teknolojiyi kötüye kullanmamak.

Mülkiyet haklarına karşı saygılı olmak.

Kendine karşı saygılı olmak.

Grup terapileri yüz yüze yapılmalı!

Dijitalleşmenin yaygınlaşmasıyla bazı eğitimlerin ve terapilerin de dijital platformlar üzerinden gerçekleştirilebildiğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Yıldız Burkovik, “Ancak eğitimlerin yüz yüze olmasının yanı sıra grup terapilerinin de yüz yüze olması çok önemlidir.” dedi.

“Grup çalışmalarında yüz yüze olunduğunda tüm mimik ve jestler ile birlikte bedenin duruşu, herhangi bir anlatı sırasında bedenlerdeki değişim ve diğer üyelerin tepkilerini görebilmek olması gerekendir.” diyen Dr. Öğr. Üyesi Burkovik,  kişinin ağlama, ellerini sıkma, bacağını sürekli oynatma gibi tepkilerinin grubu yöneten kişiye bir veri sağladığını, ekranda sadece yüzler görüldüğünden bu verilerin eksik kaldığını söyledi.



Yüz yüze iletişim empati kurmayı sağlıyor… 

Yüz yüze birbirini görebilmenin, kişilerin birbirleriyle bağ kurabilmelerinin, oturdukları yerden kalkıp birbirlerinin yaşantısının içinde rol almalarının hem kişinin kendisine, hem de grupta rol almasa da izleyene çok şey öğrettiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Yıldız Burkovik, “Bir role girildiğinde bazen kalkıp yürümek veya tüm bedenin kullanıldığı bir hareket yapmak, kimi zaman yer değiştirmek gibi uygulamalarla konunun tam içinde, duyguların yoğunlaştığı evrede birbiriyle ilişki çok önemlidir. Yaşanan roller duygu ve düşüncelerimizle karşılaşmamızı sağlar. Ayna nöronlar başkalarının duygularını ve davranışlarını anlamamızı ve empati kurmamızı sağlar.” dedi.

Bu sayede farklı perspektiflerden bakmanın da deneyimlenebildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Burkovik, “Aslında herkesin kendi duygusal süreçlerini anlama ve düzenleme becerilerini nasıl geliştirdiğini gözlemleme fırsatına sahip olunmakla birlikte, herkesin kendi içsel süreçlerini de daha yakından inceleme şansı bulması sağlanır. Kendini keşfetme ile birlikte farkındalıklar artar.” diyerek sözlerini tamamladı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/e-hastaliklar-cagi-dijitallesmenin-golgesinde-beynimiz-ve-sosyal-iliskilerimiz-nasil-degisiyor-676.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/e-hastaliklar-cagi-dijitallesmenin-golgesinde-beynimiz-ve-sosyal-iliskilerimiz-nasil-degisiyor-676.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/e-hastaliklar-cagi-dijitallesmenin-golgesinde-beynimiz-ve-sosyal-iliskilerimiz-nasil-degisiyor-676-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/e-hastaliklar-cagi-dijitallesmenin-golgesinde-beynimiz-ve-sosyal-iliskilerimiz-nasil-degisiyor-676.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/e-hastaliklar-cagi-dijitallesmenin-golgesinde-beynimiz-ve-sosyal-iliskilerimiz-nasil-degisiyor/5473/</link>
			<pubDate>Thu, 27 Feb 2025 10:09:03 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Akışı Değiştiremiyorsanız, Bakışınızı Değiştirin!]]></title>
			<description><![CDATA[Hayatın zorlukları karşısında daha güçlü ve daha dirençli olmamızın önemine dikkat çeken uzmanlar, kontrol edilebilen stresle başa çıkmanın olaylara bakış açımızı değiştirebileceğini ve hayatımızı daha olumlu hale getirebileceğini belirtiyor. İşte konuyla ilgili psikiyatrist görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Keyfiniz.com'a stres yönetimi konusunu değerlendirdi.

Kontrol edilebilen stresin faydalı, kontrol edilemeyen stresin ise zararlı olduğunu kaydeden Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Stres altında soğukkanlı kalabilmek önemli bir yetenektir. Stressiz bir yaşam mümkün değildir ve sağlıklı da değildir. Bu yüzden stresin kendisinden ziyade, ona verilen tepki belirleyicidir.” dedi.

Stresin en çok etkilediği kişilik tipinin, A tipi yani ‘Sünger tip’ kişilikler olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan, C tipi kişiliklerin ise stres karşısında kayıtsız ve umursamaz olduklarını, yanlarında biri zarar görse bile ilgilenmediklerini ve yalnızca kendi çıkarlarını düşündüklerini, ‘Ben strese gelemem’ diyerek, yalnızca kendilerine fayda sağlayan şeylerle ilgilendiklerini ve bu nedenle ‘teflon tip’ kişilik olarak adlandırıldıklarını söyledi.  

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, ortamdaki şartların veya olayların değiştirmenin mümkün olamayacağını ancak bakış açısının değiştirilebileceğini ifade ederek, “Bu nedenle, ‘Akışı değiştiremiyorsan, bakışını değiştir’ diyoruz. Olayı ele alış tarzınızı değiştirdiğinizde, olayın kendisi aynı kalsa bile verdiğiniz tepkiler daha kontrollü ve sağlıklı olur. Asıl zarar veren akut stres değil, kronik strestir.” dedi.



Stres karşısında vücudun verdiği tepkiler ‘savaş ya da kaç’!

Prof. Dr. Tarhan, günümüzde stresin, popüler yaşamın bir parçası haline geldiğini, çocukların bile “stres atmak” gibi ifadeler kullandığını kaydederek, “Stres kelimesinin kökeni, ilk olarak Endüstri Devrimi sırasında madenlerde oluşan basınç noktalarını tanımlamak için kullanılmıştır. Zamanla bu kavram, insan hayatına da girmiştir. 1960’lardan sonra Kanadalı fizyolog Hans Selye, stres üzerine bilimsel çalışmalar yaparak bu kavramı tanımlamıştır. İnsan vücudunun strese karşı verdiği tepkiyi açıklamış ve bunun fizyolojik ölçütlerini belirlemiştir. Stres karşısında vücudun verdiği tepkileri ‘savaş ya da kaç’ olarak tanımlamıştır. Daha sonra bu tepkilere ‘donakalım’ da eklenmiştir. Vücut stres altında ciddi bir kimyasal deşarj yaşar. Sempatik sinir sistemi devreye girerek vücudu alarma geçirir. Omuz, boyun, sırt kaslarımız kasılıyor. Damar direnci artıyor, tansiyon yükseliyor. Mide bağırsak spazmı oluyor. Diğer taraftan bütün enerji depoları vücuttaki şeker, kan, yağlar falan hepsi kana pompalanıyor. Akut stres durumunda beyin savaş durumu veriyor. Bütün enerji kaynakları, dikkat artıyor, göz bebekleri büyüyor. Kişide müthiş bir canlılık oluyor ve savaşıyor. Kaçarsa tansiyon düşüyor. Başı düşüyor, bayılıyor.” diye anlattı.

Beyin, yaşanılan duygulara göre belirli kimyasallar salgılıyor!

Parasempatik sinir sisteminin, beynin “tehlike geçti, rahatla” mesajı verdiğinde devreye girdiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Böylece vücut sakinleşir, kriz sona erer ve kimyasal dengesini yeniden kurar. Akut stres sırasında beyin, yaşanılan duygulara göre belirli kimyasallar salgılar. Öfke, kin, nefret, kıskançlık ve düşmanlık gibi olumsuz duyguların hakim olduğu durumlarda asidik özellikte kimyasal moleküller salgılanır. Sonuçta beynimiz strese kimyasal bir cevap veriyor.” dedi.

Kontrol edilebilen stres faydalı

Stresin, sadece teorik ya da felsefi bir kavram olmadığını biyolojik bir boyutunun da bulunduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Bu yüzden stresi yenmek gibi bir kavram kullanılmaz, stresi yönetmek ifadesi tercih edilir. Çünkü kontrol edilebilen stres faydalıdır, kontrol edilemeyen stres ise zararlıdır. Stressiz bir yaşam, sıfıra yakın bir hayat anlamına gelir ve bu da vücuda zarar verir. Ilımlı bir stres, bisiklet kullanmak gibi bizi uyanık tutar. Çalışmayan organlarımızı harekete geçirir, beynimizin kullanılmayan bölgelerini aktive eder. Bu duruma tetikte olma hali denir.” ifadesinde bulundu.



Stres altında soğukkanlı olabilmek bir yetenek

İnsanların stresi yönetimini geliştirmek için beyin dalgalarını nasıl kullanabileceği üzerine yeni teknikler geliştirildiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Nöro-geri bildirim ve biyolojik geri bildirim yöntemleri, kalp-damar sistemi, kalp ritmi, solunum sıklığı, cilt ısısı, cilt direnci ve ciltteki nem değişikliklerini ölçerek stres yönetiminde kullanılmaktadır. Şu anda bu yöntemler tedavi süreçlerinde ve stres yönetiminde aktif olarak uygulanmaktadır. Psikiyatride uzun süre eleştirildi ama Elon Musk şimdi bunu kullanıyor. Bu yöntemi kullanarak maymuna satranç oynattı. Bu nedenle, beyin dalgalarımız aslında anlamlı verilerdir ve onları anlayıp yönetebilmek oldukça önemlidir. Stres de benzer şekilde, kişinin beynini ve beynindeki kimyasal süreçleri yönetebilme becerisidir. Stres altında soğukkanlı kalabilmek önemli bir yetenektir. Stressiz bir yaşam mümkün değildir ve sağlıklı da değildir. Bu yüzden stresin kendisinden ziyade, ona verilen tepki belirleyicidir. Bu bağlamda, stresle başa çıkma biçimlerine göre A tipi, B tipi ve C tipi kişiliklerden söz edilir.” şeklinde konuştu.

Stresin en çok etkilediği kişilik tipi, A tipi ‘Sünger tip’ kişilikler…

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, A tipi kişiliklerin stres karşısında belirli tepkiler verdiklerini ifade ederek, “Bu kişiler genellikle aceleci, sabırsız ve risk almaya yatkındır. Trafikte dikkatsiz araç kullanabilir, olayları hep olumsuz tarafından değerlendirir ve sürekli şikâyetçi bir tavır sergilerler. ‘Sünger tip’ kişilik olarak da adlandırılan bu bireyler, çevrelerindeki tüm sorunları içselleştirerek üzerlerine çekerler. Tıpkı bir sünger gibi, her şeyi emdikleri için zamanla çöker ve işlevselliklerini kaybederler. Sürekli kurban rolüne bürünen, olayların yalnızca olumsuz yönlerini gören ve stresin en çok etkilediği kişilik tipidir.” dedi.

Stres karşısında kayıtsız ve umursamaz olanlar ise C tipi ‘Teflon tip’ kişilikler!

C tipi kişiliklerin ise stres karşısında kayıtsız ve umursamaz olduklarını, yanlarında biri zarar görse bile ilgilenmediklerini ve yalnızca kendi çıkarlarını düşündüklerini anlatan Prof.  Dr. Tarhan, “Ben strese gelemem diyerek, yalnızca kendilerine fayda sağlayan şeylerle ilgilenirler. Bu nedenle ‘teflon tip’ kişilik olarak adlandırılırlar. Teflon tavalar gibi, kendileri yanmaz ama temas edenleri yakarlar. Ancak bu kişilik yapısının da bir dezavantajı vardır: Uzun ömürlü değildir. Zamanla yıpranır ve yalnızlaşırlar. Güçlü olduklarında çevrelerinde insanlar bulunur, ancak güçlerini kaybettiklerinde tamamen yalnız kalırlar.” diye konuştu.

İdeal olan ise B tipi kişilikler!

İdeal olanın B tipi kişilik olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Bu kişiler psikolojik esnekliğe ve dayanıklılığa sahiptir. Resilience (dayanıklılık) olarak tanımlanan bu yapı, kauçuk gibi esneyip tekrar eski haline dönebilen bir kişilik tipidir. Olaylardan ders çıkarır ve yoluna devam eder. Bu kişilik tipi, stresle başa çıkabilen ve onu avantaja çevirebilen kişilerdir.” diye anlattı.



‘Akışı değiştiremiyorsan, bakışını değiştir’!

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, ortamdaki şartların veya olayların değiştirmenin mümkün olamayacağını ancak bakış açısının değiştirilebileceğini söyleyerek, “Bu nedenle, ‘Akışı değiştiremiyorsan, bakışını değiştir’ diyoruz. Olayı ele alış tarzınızı değiştirdiğinizde, olayın kendisi aynı kalsa bile verdiğiniz tepkiler daha kontrollü ve sağlıklı olur. Asıl zarar veren akut stres değil, kronik strestir. Kronik stres uzun süre devam ettiğinde vücutta doku hasarına neden olur. Ancak kişi psikolojik dayanıklılığı öğrenir ve stres yönetimini başarabilirse, olaylarla daha iyi başa çıkabilir. Zorluklar karşısında soğukkanlı kalabilir ve krizleri yönetebilir. Bu da bir eğitim sürecidir. Kişinin kendisini eğitmesi gerekir. Yaşadığı her olayı ‘Bu bana ne öğretti?’ diyerek değerlendirmeli, kaçınmak yerine analiz etmeli ve stresini yönetmeyi öğrenmelidir. Bunu kendi kendine başarmak herkes için kolay değildir. İnsanlar strese genellikle iki farklı şekilde tepki verir. Bazıları stresi bir tehdit olarak görür ve ona karşı savaş açar. Bazı insanlar ise stresi yok sayarak ya da rasyonalize ederek kendilerini kandırırlar.” diye konuştu.

İnsan kendini aldatma ustasıdır, gerçekleri yok sayar!

“İnsan kendini aldatma ustasıdır. Gerçekleri yok sayar, bastırır ya da başkalarına yansıtarak suçu dış etkenlere yükler.” diyen Prof. Dr. Tarhan, başına bir problem geldiğinde bunu dış nedenlere bağladığını, en sık kullanılan savunma mekanizmalarından birinin de yansıtma mekanizması olduğunu, kendi hatalarını kabul etmek yerine başkalarını veya dış etkenleri suçlayarak sahte bir rahatlama hissi yaşadığını söyledi.

Bazı kişilerin "Büyü yapıldı, o yüzden oldu" ya da "Nazar değdi, o yüzden başıma bu geldi" diyerek sorumluluktan kaçtığını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Oysa gerçek neden kendi hataları olabilir. Ancak bu şekilde düşündüğünde bir anda ‘oh’ diyerek rahatlar. Bu sahte bir rahatlamadır, geçici bir çözümdür ve sorunun temelini ortadan kaldırmaz.” dedi.



Kronik stres halinde stres hormonları sürekli salgılanıyor

“Kronik stresin en önemli özelliği, vücudun sürekli tehdit altında ve tetikte olmasıdır.” diye ifade eden Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:

“Akut stres durumunda, parasempatik sinir sistemi devreye girerek dengeyi sağlar ve stres zamanla azalır. Bu süreçte kişi bir şeyler öğrenebilir. Ancak kronik stres halinde, beyin sürekli uyarılmış durumda kalır ve stres hormonları sürekli salgılanır. Bu durum, yüksek tansiyon ve fibromiyalji gibi sağlık sorunlarına yol açabilir. Fibromiyalji (yumuşak doku romatizması) olan kişilere fizyoterapistler ve fizik tedavi uzmanları genellikle antidepresan reçete eder. Bunun sebebi, bu kişilerin beyinlerinin sürekli uyarılmış bir halde olmasıdır. Beyin haritalama yöntemiyle yapılan ölçümlerde, bu bireylerde beta dalgalarının çok yüksek olduğu gözlemlenir. Beta dalgaları, stres ve savaş tepkisiyle ilişkilidir. Beyninde bu dalgaların aşırı aktif olduğu kişiler, dışarıdan sakin görünse de iç dünyalarında sürekli bir mücadele içindedirler. Kişiye beyin haritalama sonuçları gösterildiğinde, ‘Dışarıdan sakin görünüyorsun ama beyninde bir savaş var’ dendiğinde, kişi bunu zaten hissettiğini ancak ailesinin ya da çevresinin anlamadığını fark eder. Bunu gördüğünde duygusal bir boşalma yaşayarak ağlayabilir ve ‘İlk defa sorunum anlaşıldı’ diyebilir.”

Stresin ölçülmesi ve tedavi sürecinin takibi artık mümkün

Psikiyatride artık stresin ölçülmesi ve tedavi sürecinin takibinin mümkün hale geldiğini anlatan Prof. Dr. Tarhan, “Tedavi gören bireylerin üç ila altı ay sonra tekrar ölçüm yapıldığında, beyin dalgalarının yüzde 80 oranında normale döndüğü görülmektedir.” dedi. Prof. Dr. Tarhan, insan beyninin nörobiyolojik mekanizmayla çalıştığını, beyin kimyası bozulduğunda stresini yönetemediğini, öncelikle beyindeki altyapıyı düzeltmek gerektiğini kaydetti.



Stres yönetimi için ipuçları neler?

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, stres yönetiminde, özellikle akut stres durumunda, otojenik antrenman adı verilen kendi kendini gevşetme ve rahatlatma yönteminin oldukça etkili olduğunu belirterek, şunları dile getirdi:

“Bu yöntem son derece basittir ve uygulandığında beyindeki rahatlatıcı ve iyileştirici kimyasallar devreye girer. Ayrıca beyindeki oksijen-karbondioksit oranı dengelenir; oksijen miktarı artarken karbondioksit azalır, böylece beyin rahatlar. Bu teknik için 2-2-4 kuralı uygulanabilir. İki saniye boyunca nefes alın, iki saniye nefesi tutun, dört saniye boyunca yavaşça nefesi verin. Bu uygulamayı yaparken sağ elinizi kalbinizin, sol elinizi ise karnınızın üzerine koyun. Rahat bir pozisyonda geriye yaslanın ve mümkünse gözlerinizi kapatın (Ancak araç kullanırken gözlerinizi kapatmamalısınız). Eğer öfkelendiyseniz, sinirlendiyseniz ya da bir şeye tepki vermek üzereyseniz, bu nefes egzersizini birkaç kez arka arkaya uygulamak kaslarınızı gevşetir, nabzınızı yavaşlatır ve solunumunuzu düzenler. Ancak, beş-altı kez tekrarlandıktan sonra kısa bir ara verilmelidir, çünkü fazla oksijen beyne gittiğinde baş dönmesi yaşanabilir.”

Hiçbir canlı organizma kronik strese uzun süre dayanamaz

Bu tekniğin stres altında soğukkanlı kalmayı öğrenmek için oldukça pratik olduğunu ve bir uzmana gitmeye gerek kalmadan herkes tarafından uygulanabildiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, sözlerini şöyle tamamladı:

“Bu yöntemi kullandıktan sonra, stres oluşturan konuyla yüzleşmek daha kolay hale gelir. Bir problemi yazılı hale dökmek de yüzde 50 çözüm demektir. ‘Bu olay neden beni strese soktu? Neden sinirlendim? Hangi prensibim bozuldu? Hangi ilkem zedelendi?’ Bunları yazıya dökmek önemlidir. Daha sonra, yazdıklarını bir kenara koyup belirli bir gün, örneğin haftada bir kez, üzerinde düşünmelidir. Kronik stresin en büyük sebeplerinden biri, gün içinde 50-60 dakika boyunca aynı olumsuz düşünceyi tekrar tekrar zihinde döndürmektir. Hiçbir canlı organizma böyle bir kronik strese uzun süre dayanamaz. Bunun sonucunda mide, cilt ve bağırsak gibi organlar zarar görür. En büyük etki bağışıklık sisteminde görülür; stres, immün sistemi baskılar ve bağışıklık düşer (immün süpresyon oluşur). Bu alanda çalışan bilim dalı, nöropsikoloji ve nöroendokrinoloji ile immünolojinin birleşimi olan nöro-immünolojidir. Stres basit bir şey değil. Stresin nörobiyomekanizması, nörobiyolojisi biliniyor şu anda. Strese karşı genellikle ‘Takma kafana, stres yapma’ deniliyor. Ancak bu çok yanlış bir yaklaşım. Kişi stresle başa çıkma yöntemlerini okuyarak, araştırarak ve öğrenerek keşfedebilir. Eğer kendi başına çözüm bulamazsa, uzman desteği alarak birkaç seans terapi ile bile önemli ilerlemeler kaydedebilir. Hatta bazı durumlarda terapiye bile gerek kalmadan, yeni nesil antidepresanlar veya stres yönetimine yardımcı ilaçlarla oldukça iyi sonuçlar elde edilebilir.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/akisi-degistiremiyorsaniz-bakisinizi-degistirin-2174.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/akisi-degistiremiyorsaniz-bakisinizi-degistirin-2174.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/akisi-degistiremiyorsaniz-bakisinizi-degistirin-2174-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/akisi-degistiremiyorsaniz-bakisinizi-degistirin-2174.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/akisi-degistiremiyorsaniz-bakisinizi-degistirin/5393/</link>
			<pubDate>Mon, 24 Feb 2025 12:04:20 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bilgi Obezitesi Zihinsel Sağlığı Tehdit Edebilir!]]></title>
			<description><![CDATA[Sürekli bilgi akışına maruz kalmanın bilgi obezitesi olarak adlandırıldığını belirten uzmanlar, bu durumun dikkat dağınıklığı, stres, kaygı ve bilişsel tükenmişliğe yol açabileceğine dikkat çekiyor. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, Keyfiniz.com'a bilgi obezitesi de denilen sürekli bilgi akışına maruz kalmanın etkileri hakkında açıklama yaptı.

Dijital çağda hızla artan bilgi yükünün karar verme süreçlerini zorlaştırdığını ve zihinsel kaynakları zorladığını vurgulayan Psikolog Güven, “Beynimiz, tarihsel olarak sınırlı miktarda bilgi işlemeye uygun şekilde evrimleşmişken, dijital çağda maruz kaldığımız aşırı bilgi yükü, bilişsel yükümüzü artırıyor ve zihinsel kaynaklarımızı zorlayabiliyor.” dedi. 

Bilgi obezitesinden korunmak için dijital platformlarda geçirilen sürenin sınırlandırılması ve düzenli dijital detoks yapılması gerektiğini dile getiren Güven, sosyal medya ve haber platformlarından bilinçli uzaklaşmanın zihinsel sağlığa katkı sağlayacağını ifade etti.



Bilgi obezitesi duygusal dengesizliklere neden olabilir!

Bilgi obezitesinin, bireylerin sürekli olarak bilgi akışına maruz kalması ve bu bilgi miktarının yönetilemez hale gelmesi durumunu ifade ettiğini aktaran Güven, “Psikolojik bir perspektiften bakıldığında bu kavram, insanların aşırı bilgiye maruz kaldığında zihinsel olarak olumsuz etkilerle ilişkilidir.” dedi.

Sürekli bilgi bombardımanının, bireylerin dikkatlerini odaklamakta zorlanmalarına, bilgi yığınları arasında kaybolmalarına ve endişe seviyelerinin yükselmesine neden olabileceğine dikkat çeken Psikolog Sena Kalaz Güven, “Bu durum, karar verme süreçlerini zorlaştırabilir ve kararların kalitesini düşürebilir. Ayrıca, bilgi yorgunluğu ve bilişsel tükenmişlik gibi psikolojik sorunlara sebep olabilir. Bireyler, sürekli bilgi bombardımanı ile stres, kaygı ve depresyon gibi ruhsal sorunlar yaşayabilir, çünkü bu bilgi yığınları arasında kaybolma hissi, bunaltıcı olabilir. Uzun süreli aşırı bilgi maruziyeti, duygusal dengesizliklere, yüksek stres seviyelerine ve genel yaşam kalitesinde düşüşe neden olabilir.” diye konuştu.

Dijital çağda maruz kaldığımız aşırı bilgi yükü, zihinsel kaynaklarımızı zorlayabiliyor!

Günümüzde dijital platformların, bilgi obezitesine önemli bir katkı sağladığını dile getiren Psikolog Güven, “İnternet, sosyal medya ve diğer dijital araçlar, sürekli ve hızlı bir bilgi akışı sunuyor. Bu platformlar, kullanıcıları sürekli olarak yeni içeriklerle beslerken, hızla değişen bilgiler arasında gezinmek zorunda bırakıyorlar. Beynimiz, tarihsel olarak sınırlı miktarda bilgi işlemeye uygun şekilde evrimleşmişken, dijital çağda maruz kaldığımız aşırı bilgi yükü, bilişsel yükümüzü artırıyor ve zihinsel kaynaklarımızı zorlayabiliyor. Beynimiz, bu kadar büyük bir bilgi yığınına biyolojik olarak adapte olamayacak kadar sınırlıdır; dolayısıyla dijital dünyanın sürekli bombardımanı, zihin sağlığımız üzerinde uzun vadeli olumsuz etkiler yaratabilir.” açıklamasını yaptı.



Dijital platformlarda geçirilen zaman sınırlandırılmalı…

Bilgi obezitesinden mustarip olan bireylerin, sürekli bir zihinsel yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve karar verme güçlüğü gibi belirtiler yaşayabileceklerini vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “Ayrıca, bilgi yükü nedeniyle kaygı, stres ve tükenmişlik hissi artabilir. Bireyler, gün boyunca sürekli bilgi tüketme ihtiyacı hissedebilir ve bu da sosyal izolasyon, motivasyon eksiklikleri veya ruh hali değişimlerine yol açabilir.” dedi.

Bilgi tüketimini sağlıklı bir seviyede tutabilmek için öncelikle dijital platformlarda geçirilen zamanın sınırlanması ve sadece ihtiyaç duyulan güvenilir kaynaklardan gelen bilgilerin seçici bir şekilde tüketilmesi gerektiğinin altını çizen Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, sözlerini şöyle tamamladı:

“Düzenli aralıklarla dijital detoks yapmak, beynin dinlenmesine ve yeniden enerji toplamasına yardımcı olabilir. Ayrıca, bilgiye odaklanmayı sağlamak için belirli saatlerde, belirli konularda bilgi edinmeye odaklanmak ve sürekli gelen bildirimleri kapatarak dikkat dağınıklığını azaltmak faydalı olacaktır. Günlük yaşamda, zihinsel sağlığı korumak amacıyla fiziksel aktiviteler, meditasyon veya derin nefes alma gibi rahatlatıcı teknikler de uygulanabilir. Sosyal medya ve haber platformları gibi bilgi akışının yoğun olduğu alanlardan bilinçli olarak uzak durmak, bireylerin aşırı bilgi yüklemesine karşı kendilerini korumalarına yardımcı olabilir. Psikolojik destek almak da faydalı olabilir; bir terapist veya danışman, bireylerin stres yönetimi, zaman yönetimi ve zihinsel sağlığı iyileştirme konularında rehberlik sağlayarak, aşırı bilgi yükü ile başa çıkmalarına yardımcı olabilir.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/bilgi-obezitesi-zihinsel-sagligi-tehdit-edebilir-2245.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/bilgi-obezitesi-zihinsel-sagligi-tehdit-edebilir-2245.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/bilgi-obezitesi-zihinsel-sagligi-tehdit-edebilir-2245-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/bilgi-obezitesi-zihinsel-sagligi-tehdit-edebilir-2245.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/bilgi-obezitesi-zihinsel-sagligi-tehdit-edebilir/5359/</link>
			<pubDate>Fri, 21 Feb 2025 13:20:25 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ülke gençliği yalnızlık ve aidiyet eksikliği gibi duygularla mücadele ediyor]]></title>
			<description><![CDATA[TÜİK'in yaşam memnuniyeti araştırma sonuçlarına göre Türkiye’de mutlu olan bireylerin oranı azaldı. Mutlu olduğunu beyan eden 18 ve üzeri yaştaki bireylerin oranı 2023 yılında yüzde 52,7 iken 2024 yılında 3,1 puan azalarak yüzde 49,6 oldu. İşte araştırma sonuçları ve uzman görüşü.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2024 yılına ait Yaşam Memnuniyeti Araştırması sonuçları yayınlandı. Araştırmaya göre Türkiye’de mutlu olan bireylerin oranı azaldı. Mutlu olduğunu beyan eden 18 ve üzeri yaştaki bireylerin oranı 2023 yılında yüzde 52,7 iken 2024 yılında 3,1 puan azalarak yüzde 49,6 oldu. Mutsuz olduğunu beyan eden bireylerin oranı ise 2023 yılında yüzde 13,7 iken 2024 yılında 0,8 puan artarak yüzde 14,5 olarak gerçekleşti.

İstanbul Okan Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi İlker Çayla, Keyfiniz.com'a TÜİK'in 2024 yılına ait Yaşam Memnuniyeti Araştırması sonuçlarını ve mutlu birey sayısındaki düşüşü değerlendirdi.

Açıklamasında, “Mutsuzluk, yalnızca bireysel bir duygu değil, aynı zamanda toplumsal koşulların bir yansıması. Ekonomik zorluklar, işsizlik ve yaşam pahalılığı gibi sorunlar, bireylerin geleceğe dair kaygılarını artırıyor ve toplumsal mutsuzluğu besliyor” diyen Çayla ekonomik eşitsizliğin Türkiye’de büyük bir sorun haline geldiğini belirtti. İlker Çayla, “Zenginle fakir arasındaki uçurum giderek büyürken, orta sınıf giderek küçülüyor. Ev fiyatlarının hızla artması, geçim sıkıntısını daha da derinleştiriyor. Özellikle büyük şehirlerde konut fiyatları ile gelir artışı arasındaki dengesizlik, pek çok kişiyi maddi anlamda zor durumda bırakıyor.” İfadelerini kullandı.



“Sosyal medya üzerinden sürekli paylaşılan mükemmel yaşamlar toplumsal stresi artırıyor”

“Kentleşme, göç ve dijitalleşme, insanları birbirine bağlamaktan çok, birbirinden uzaklaştırdı” tespitinde bulunan Çayla, aidiyet eksikliğinin ve yalnızlık hissinin, özellikle genç kuşakta belirgin bir umutsuzluk dalgasına dönüştüğünü aktarıyor. Çayla, “Sosyal medya üzerinden sürekli paylaşılan mükemmel yaşamlar ve başarılar, insanlar arasında karşılaştırmalar yaparak, gerçek hayattaki sıradanlıkla uyuşmayan beklentiler oluşturuyor. Bu da toplumsal stresin artmasına neden oluyor.” dedi.

“Alkol ve madde kullanımı arttı, psikolojik destek eksik kaldı”

Çayla, dijital medyanın bu mutsuzluk üzerindeki etkisini şu sözlerle ifade etti: “Hayatlarımızı her an sergilediğimiz dev bir sahneye dönüşen dijital platformlarda, herkes en mutlu, en başarılı, en güzel halini ortaya koyuyor. Ancak gerçek hayatta kimse sürekli lüks otellerde, restoranlarda değil, her gün kusursuz görünmüyor ya da mükemmel ilişkiler yaşamıyor. Buna rağmen, başkalarının güzel anlarını kendi sıradan günlerimizle kıyasladığımızda kendimizi eksik ve yetersiz hissediyoruz. Bu da bizi mutsuz, kaygılı ve sürekli kendini kanıtlama ihtiyacı hisseden bireylere dönüştürüyor. Özellikle gençler, yalnızlık ve aidiyet eksikliği gibi duygularla mücadele ediyor. Son yıllarda Türkiye'de de alkol ve madde kullanımı artmışken, psikolojik destek ve sağlıklı başa çıkma yöntemleri konusunda ciddi bir eksiklik bulunuyor.”

Kabul görme kaygısının mutsuzluğu tırmandırdığını anlatırken Çayla, “Türkiye’de toplumsal değerlerde yaşanan değişim ve çatışmalar da mutsuzluğu besleyen önemli faktörlerden biri. Kimlik, inanç ve yaşam tarzı konularındaki gerilimler, bireylerin kendilerini ifade etmesini zorlaştırırken, kabul görme kaygısını artırıyor ve toplum genelinde derinleşen bir huzursuzluk yaratıyor” ifadelerini kullandı.



“İnsanları gerçek dünyada daha fazla etkileşimde bulunmaya teşvik etmek, uzun vadede toplumsal mutluluğu artırabilir”

Çayla’nın mutlu birey sayısını artırmak için önerisi Türkiye'de kamusal bağları güçlendirecek ekonomik projeler ve sosyal dayanışmayı artıracak çalışmalar.

Açıklamasında, “Kamusal desteği ve gerçek ilişkileri değerli kılmalıyız" diyen Yayla, "Yerel toplulukları daha güçlü hale getirmek, refah devleti uygulamaları, sosyal sorumluluk projeleriyle yardımlaşma kültürünü yaymak, insanları gerçek dünyada daha fazla etkileşimde bulunmaya teşvik etmek, uzun vadede toplumsal mutluluğu artırabilir.” dedi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/ulke-gencligi-yalnizlik-ve-aidiyet-eksikligi-gibi-duygularla-mucadele-ediyor-5370.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/ulke-gencligi-yalnizlik-ve-aidiyet-eksikligi-gibi-duygularla-mucadele-ediyor-5370.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/ulke-gencligi-yalnizlik-ve-aidiyet-eksikligi-gibi-duygularla-mucadele-ediyor-5370-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/ulke-gencligi-yalnizlik-ve-aidiyet-eksikligi-gibi-duygularla-mucadele-ediyor-5370.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/ulke-gencligi-yalnizlik-ve-aidiyet-eksikligi-gibi-duygularla-mucadele-ediyor/5297/</link>
			<pubDate>Tue, 18 Feb 2025 14:01:34 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Öz şefkat hem ruhsal hem de bedensel sağlığı koruyor]]></title>
			<description><![CDATA[Hata yaptığımızda kendimizi acımasızca eleştirebildiğimizi belirten uzmanlar, bunun yerine, en yakın dostumuza göstereceğimiz anlayışı kendimize de gösterebilme yeteneğinin önemli olduğunu söylüyor. İşte detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, Keyfiniz.com'a öz şefkatin kişinin hayatına etkisi hakkında bilgi verdi. 

Öz şefkatin, kendimize bir dost gibi davranmayı, kendimize sevgi ve anlayış göstermeyi içerdiğini dile getiren Psikolog Taşkın, “Bu, ruhsal sağlığımızı olduğu kadar bedensel sağlığımızı da korur ve motivasyonumuzu artırarak hedeflerimize ulaşmamızı kolaylaştırır.” dedi.

Mutluluk, motivasyon ve stresle başa çıkmada öz şefkatin önemli bir rol oynadığını vurgulayan Taşkın, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde önemli bir beceri ve insanlığın ilerlemesi için gerekli bir unsur olduğunu aktardı.



İçinizdeki eleştirmen sizi engelliyor olabilir…

Yakınlarımıza ve sevdiklerimize gösterdiğimiz sevgi, empati, sabır ve anlayışı kendimize de gösterebilme yetisinin öz şefkat olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Taşkın, “Genellikle hatalarımızı en çok fark eden kişi kendimiz oluruz ve pozitif düşünmek yerine çoğunlukla negatif düşünmeye meylederiz.” dedi.

Hata yaptığımızda, bir işi mükemmel yapamadığımızda veya zorlandığımızda içimizdeki sessiz eleştirmenin devreye girdiğine dikkat çeken Taşkın, “Bu eleştirmen bizi sorgular, başkalarıyla kıyaslar ve bazen hedeflerimize ulaşmamızı bile engelleyebilir. Öz şefkat, kendimize bir dost gibi davranmayı, kendimize sevgi ve anlayış göstermeyi içerir. Bu, ruhsal sağlığımızı olduğu kadar bedensel sağlığımızı da korur ve motivasyonumuzu artırarak hedeflerimize ulaşmamızı kolaylaştırır. En önemlisi, kendimize şefkat gösterdiğimizde başkalarına da şefkat gösterebiliriz ve bu, insanlığın gelişimine katkıda bulunur.” diye konuştu.

Öz şefkat, insanlığın ilerlemesi için gerekli bir unsur… 

Öz şefkatin faydaları üzerine yapılan çok sayıda araştırma olduğuna değinen Özgenur Taşkın, “Araştırmalar, bu tutumun mutluluk, yaşam memnuniyeti, motivasyon, kişilerarası ilişkilerde iyileşme, kaygı ve stresle başa çıkmada rahatlık ve daha az mükemmeliyetçilik ile ilişkili olduğunu gösteriyor.” dedi.



Kendimize şefkat gösterirken dikkate almamız gereken bazı önemli noktalar olduğuna vurgu yapan Taşkın, şöyle devam etti:

“Dr. Kristen Neff, öz şefkatin üç temel unsurundan bahseder; kendimize sevecen davranmak, paylaşılan insanlık bilinci ve bilinçli farkındalık…

Kendimizi en iyi arkadaşımız gibi görmeliyiz. Bir olay yaşandığında, acımasızca yargılamak veya kendimize kızmak yerine, kendimize ‘üzülme, yanındayım’ diyerek sevecen ve sıcak davranmalıyız. Bu tutum, zorluklarla başa çıkma direncimizi artırır. Hatasız insan olmadığını ve hiçbirimizin kusursuz olmadığını kabul etmeliyiz. Hata yaptığımızda, bu durumu normal karşılamalı ve kendimizi izole etmek yerine, bunun insani bir deneyim olduğunu bilmeliyiz. Kendimize hata yapma payı tanımalıyız. Şimdi ve burada olmayı içeren bilinçli farkındalık, yaşadığımız deneyimlerin farkında olmayı ifade eder. Kendimizi eleştirdiğimizde, hayata dair motivasyonumuz düşebilir. Bu noktada, insanın anlam arayışı, anlaşılma arzusu ve iyi olma isteği gibi varoluşsal maddeler devreye girer. Öz şefkat, bu anlamda bize yol gösterici olabilir ve farkındalık kazanmak adına bir uzman ile çalışmak faydalı olabilir.

Öz şefkat, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde önemli bir beceridir ve insanlığın ilerlemesi için gerekli bir unsurdur.”



Genler, mutluluk yeteneğimizin yüzde 40'ını belirler. Ancak belirli genlere sahip olmamak, mutsuz olmaya mahkum olduğumuz anlamına gelmez. Beynimizi mutluluk için yeniden yapılandırmak mümkündür çünkü mutluluğun diğer yüzde 60'ı yaşam tarzı ve çevresel faktörlere bağlıdır.

Mutluluk türleri:

- Mutluluk genetik, çevresel faktörler ve yaşam tarzı alışkanlıklarıyla şekillenir.

- 2020 araştırmalarına göre, başkaları için bir şeyler yapmak mutluluk hissini artırabilir.

- Düzenli olarak gönüllü olamasanız bile, başkalarına yardım edecek küçük şeyler yapmak da faydalıdır. Örneğin, ihtiyaç sahibi birine yemek almak gibi.

- Gönüllülük, egzersiz ve doğada vakit geçirmek yaşam doyumunu, refahı, amacı ve nihayetinde mutluluk hissini artırabilir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/oz-sefkat-hem-ruhsal-hem-de-bedensel-sagligi-koruyor-9846.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/oz-sefkat-hem-ruhsal-hem-de-bedensel-sagligi-koruyor-9846.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/oz-sefkat-hem-ruhsal-hem-de-bedensel-sagligi-koruyor-9846-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/oz-sefkat-hem-ruhsal-hem-de-bedensel-sagligi-koruyor-9846.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/oz-sefkat-hem-ruhsal-hem-de-bedensel-sagligi-koruyor/5265/</link>
			<pubDate>Mon, 17 Feb 2025 13:13:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Aşırı ilgi, kaygılı bağlanma stiline sahip bireylerde ortaya çıkıyor]]></title>
			<description><![CDATA[Romantik ilişkilerde aşırı ilgi veya ilgisizlik davranışlarının görülebildiğini belirten uzmanlar, bu davranışların bireylerin bağlanma stilleri ve duygusal ihtiyaçlarıyla doğrudan ilişkili olduğunu söylüyor. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, Keyfiniz.com'a romantik ilişkilerde görülebilen aşırı ilgi veya ilgisizlik davranışını ve nedenlerini değerlendirdi.

Aşırı ilginin, kaygılı bağlanma stiline sahip bireylerde ortaya çıktığını dile getiren Psikolog Özgenur Taşkın, “Bu bireyler, terk edilme veya reddedilme kaygısıyla ilişkiyi daha fazla kontrol etmeye çalışabilirler. Diğer taraftan, ilgisizlik genellikle kaçınan bağlanma stiline sahip, duygusal olarak mesafe koyma eğiliminde olan ve duygusal yakınlığa karşı direnç gösteren bireylerde görülür.” dedi. 

Bu dengesizliklerin, partnerler arasında güvensizlik yaratarak ilişkide duygusal kopukluğa neden olabileceğini vurgulayan Taşkın, sağlıklı bir ilişkinin sürdürülebilmesi için bireylerin duygusal farkındalık geliştirmesi, sınırlarını açıkça ifade etmesi ve empati kurması gerektiğini hatırlattı.



İlişkideki dengesiz durumlar, psikolojiyi olumsuz etkileyebilir…

Romantik ilişkilerde aşırı ilgi veya ilgisizliğin bireylerin duygusal ihtiyaçları, güven duyguları ve bağlanma biçimleriyle doğrudan ilişkili olduğunu dile getiren Psikolog Özgenur Taşkın, “Aşırı ilgi, genellikle partnerin duygusal onaya veya kontrol arayışına yönelik bir davranış olarak ortaya çıkabilir. Bu durum, bireyin güven duygusunda bir eksiklik veya ilişkiye dair güvensizlik yaşaması sonucu tetiklenebilir.” dedi.

Diğer taraftan ilgisizliğin bireyin duygusal mesafe koyma isteğinden ya da kayıtsızlık hissinden kaynaklanabileceğine dikkat çeken Taşkın, “İletişim eksiklikleri, ilişkiyi algılama farklılıkları ve bağlanma tarzlarının uyumsuzluğu, her iki durumda da partnerler arasında duygusal kopukluk ve güvensizlik yaratabilir. Bu tür dengesizlikler, ilişkinin sağlığını olumsuz etkileyebilir ve uzun vadede partnerlerin psikolojik iyilik halleri üzerinde de ciddi olumsuz etkiler yaratabilir.” diye konuştu.

​​​​​​​

Çocukluk deneyimleri, yetişkinlikteki ilişki davranışlarını şekillendirebiliyor! 

Aşırı ilgi veya ilgisizlik davranışlarının psikolojik açıdan bağlanma teorisi ile açıklanabileceğini aktaran Psikolog Özgenur Taşkın, “Özellikle güvenli bağlanma stiline sahip bireyler, sağlıklı sınırlar koyarak duygusal yakınlık kurarken, kaygılı ve kaçınan bağlanma stilleri bu dengeyi kurmada zorlanabilirler.” dedi.

Bağlanma teorisine göre, bireylerin çocukluk dönemi deneyimleri ve geçmiş ilişkilerinin, yetişkinlikteki romantik ilişkilerdeki davranışlarını şekillendirdiğini hatırlatan Taşkın, “Aşırı ilgi, özellikle kaygılı bağlanma stiline sahip bireylerde görülür. Bu bireyler, terk edilme veya reddedilme kaygısıyla ilişkiyi daha fazla kontrol etmeye çalışabilirler. Diğer taraftan, ilgisizlik genellikle kaçınan bağlanma stiline sahip bireylerde görülür. Bu kişiler, duygusal olarak mesafe koyma eğilimindedirler ve duygusal yakınlığa karşı bir direnç gösterirler. Bu bağlamda, geçmişteki duygusal travmalar, terk edilme veya ihmal edilme deneyimleri, bireyin ilişki içinde aşırı ilgi veya ilgisizliğe eğilimli olmasına neden olabilir.” açıklamasını yaptı.



Aşırı ilgi de ilgisizlik de güven duygusunu sarsabilir! 

Partnerlerden birinin aşırı ilgi göstermesi veya ilgisiz davranmasının ilişki dinamiklerine etkilerini değerlendiren Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın şunları söyledi:

“Aşırı ilgi, ilişkiye dair boğulma hissi yaratabilir ve partnerde baskı, tükenmişlik ya da bağımsızlık ihtiyacı doğurabilir. Bu durumda, bireyler kendilerini duygusal olarak kısıtlanmış hissedebilir ve bu da ilişkiyi daha fazla zorlaştırabilir. İlgisizlik ise, duygusal mesafe yaratır ve zamanla partnerler arasında empati kaybına yol açar. Bu, ilişkiyi soğutabilir ve duygusal kopukluk derinleşebilir.

Her iki durumda da, partnerlerin güven duygusu sarsılabilir ve bu da ilişkinin devamlılığı üzerinde olumsuz bir etki yaratabilir. Ayrıca, her iki taraf da daha az tatmin edici duygusal deneyimler yaşar, bu da bireysel ve ilişki düzeyinde psikolojik zorlanmalara yol açabilir.”



Bireysel farkındalık geliştirmek dengeyi sağlamak için önemli

İlişkilerde aşırı ilgi veya ilgisizlik gibi dengesizliklerin önlenmesi için, öncelikle sağlıklı bir iletişim kurulması gerektiğini vurgulayan Psikolog Taşkın, “Partnerler, duygusal ihtiyaçlarını ve sınırlarını açıkça ifade etmeli ve birbirlerinin ihtiyaçlarına duyarlı olmalı.” ifadelerini kullandı.

Bireysel farkındalık geliştirmenin, özellikle bağlanma stillerinin farkında olmanın ve bu farkındalıkla ilişkinin dinamiklerini anlamanın, çiftler arasında dengeyi sağlayabilecek önemli bir etken olduğunu ifade eden Özgenur Taşkın, sözlerini şöyle tamamladı:

“Ayrıca, bireysel alan tanıma ve birlikte geçirilen zamanın kalitesine odaklanma, ilişkinin duygusal sağlığını destekleyecektir. Bir çiftin ilişkisini sağlıklı bir şekilde sürdürmesi için empati geliştirmek, güvenli bağlanma sağlamak ve birbirlerinin duygusal durumlarına duyarlı olmak gereklidir. Bu tür dengesizliklerin önlenmesi ve düzeltilmesi için, psikoterapi gibi profesyonel desteklerin de önemli bir yeri vardır.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/asiri-ilgi-kaygili-baglanma-stiline-sahip-bireylerde-ortaya-cikiyor-5809.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/asiri-ilgi-kaygili-baglanma-stiline-sahip-bireylerde-ortaya-cikiyor-5809.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/asiri-ilgi-kaygili-baglanma-stiline-sahip-bireylerde-ortaya-cikiyor-5809-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/asiri-ilgi-kaygili-baglanma-stiline-sahip-bireylerde-ortaya-cikiyor-5809.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/asiri-ilgi-kaygili-baglanma-stiline-sahip-bireylerde-ortaya-cikiyor/5119/</link>
			<pubDate>Sat, 08 Feb 2025 00:24:16 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Uyku düzensizliği gençler için alarm veriyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Son yıllarda Türkiye'de gençlerin uyku alışkanlıklarında gözle görülür bir bozulma yaşanıyor. Yoğun okul temposu, sınav stresi, sosyal medya bağımlılığı ve gelecek kaygısı gibi faktörler, gençlerin uyku düzenini olumsuz etkiliyor. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
Uyku düzensizliğinin özellikle gençler için ruh sağlığı üzerinde ciddi etkileri olduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog Kaan Üçyıldız, Keyfiniz.com'a konu hakkında önemli bilgiler paylaştı.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, Türkiye'deki gençlerin büyük bir bölümünün yeterince uyumadığını gösterdiğini belirten Psikolog Üçyıldız, özellikle sınav dönemlerinde ve stresli zamanlarda uyku sorunları daha da arttığına dikkati çekerek, "Uykusuzluk, sadece yorgunluğa değil, aynı zamanda sinirlilik, kaygı, depresyon ve konsantrasyon sorunlarına da yol açabiliyor. Günümüzde gençlerin uyku düzenini bozan en önemli faktörlerden biri sosyal medya ve teknoloji bağımlılığıdır. Akıllı telefonlar, tabletler ve bilgisayarlar, gençlerin yatmadan önce uzun saatler boyunca ekranlara maruz kalmasına neden oluyor. Bu durum, melatonin hormonunun salgılanmasını engelleyerek uykuya dalmayı zorlaştırıyor" dedi.



GELECEK KAYGISI VE SINAV STRESİ DE ETKİLİ

Türkiye'deki gençlerin gelecek kaygısı ve sınav stresi de maalesef uyku sorunlarına katkıda bulunduğunu belirten Üçyıldız, yoğun ders programları, sınav stresi ve gelecek kaygısının gençlerin uyku düzenini olumsuz etkilediğini ve bu durumun gençlerin hem fiziksel hem de ruhsal sağlığını tehdit ettiğini söyledi.

Uykusuzluğun ruh sağlığına olan etkilerini en aza indirmek için öncelikle uyku hijyenine dikkat edilmesi gerektiğine dikkati çeken Uzman Klinik Psikolog Kaan Üçyıldız, "Uyuma ve uyanma saatlerinin belli bir düzene alınması için bir uyku programı oluşturmak yararlı olabilir. Yatmadan önce teknolojik cihazları kullanmamak ve stresi yönetmek için gevşeme egzersizleri uygulanabilir. Ayrıca, gün içerisindeki sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz de uyku kalitesini artırmaya yardımcı olabilir. Bu konuda ebeveynlere büyük görev düşüyor. Ebeveynlerin de gençlerin uyku düzenine dikkat etmesi ve onları bu konuda bilinçlendirmesi gerekiyor. Çocuklarının uyku alışkanlıklarını takip etmek, onlara uyku hijyeni konusunda rehberlik etmek ve teknolojiyi kullanımını sınırlamak, ebeveynlerin önemli görevleri arasında yer alıyor" diye konuştu.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/uyku-duzensizligi-gencler-icin-alarm-veriyor-9100.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/uyku-duzensizligi-gencler-icin-alarm-veriyor-9100.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/uyku-duzensizligi-gencler-icin-alarm-veriyor-9100-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/uyku-duzensizligi-gencler-icin-alarm-veriyor-9100.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/uyku-duzensizligi-gencler-icin-alarm-veriyor/5105/</link>
			<pubDate>Fri, 07 Feb 2025 14:46:03 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çocuklarda tanrı kompleksine dikkat!]]></title>
			<description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Keyfiniz.com'a 'Tanrı Kompleksi' konusunu değerlendirdi. İşte detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bazı kişilerin kendilerini Tanrı gibi gördükleri için Tanrı'yı taklit etmeye çalıştıklarını kaydeden Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Tanrı'nın mükemmelliğini kendilerinde var sayarak, adeta bir çocuğun babasını taklit etmesi gibi Tanrı'yı taklit ederler. Bu tür kişilere ‘Yeryüzü Tanrısı’ denir. Kendilerini ‘Alçak dağları ben yarattım’ tarzında bir anlayışla ifade ederler.” dedi.

Eskiden ataerkil ya da anaerkil olan toplum yapısının, şimdi çocuk erkil bir yapıya büründüğünü dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Çocuk, evin küçük hükümdarı gibi yetişiyor. Bu durumda narsistik kişilik özellikleri gelişen çocuklar, eğer bu özelliklerin dozunu aşarsa Tanrı kompleksine sahip olabilirler.” diye konuştu.

Kendilerini adeta yeryüzünün Tanrısı gibi görüyorlar…

Tanrı kompleksinin, psikanaliz çalışmalarıyla literatüre girdiğini ve yaklaşık yüz ila yüz elli yıllık geçmişi olan bir kavram olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Tanrı kompleksi de belirli bir kişilik özelliğini tanımlamak için kullanılır. Bu kişilik özelliği genellikle narsistik kişilik bozukluğu olan bireylerde görülür, ancak bu durum mutlaka narsistik kişilik bozukluğu anlamına gelmez. Tanrı kompleksi taşıyan kişiler, çevrelerinde insanlara karşı aşırı bir güç ve etki sahibi olma eğilimindedir. Bu bireyler, insanları domine etmekten, hükmetmekten ve buyurgan tavırlar sergilemekten keyif alırlar. Kendilerini adeta yeryüzünün Tanrısı gibi görür ve kendi doğrularını mutlak kabul ederler.” dedi.



Merhamet duygusunu kaybetmişler

Bu durumun, üstünlük kompleksi oluşturarak bireylerin başkalarını ezip kullanmalarına yol açtığını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Dolayısıyla, bu özellikler narsistik kişilik bozukluğunun bir parçasıdır. Aşırı bir özgüvene sahiptirler ve kendilerini diğer insanlardan daha bilgili ve yetenekli görürler. Tanrı kompleksine sahip bireylerde, benlik algıları benlik seviyelerinin üstündedir. Kendilerini gerçek kişiliklerinden daha üstün bir şekilde algılarlar. Bu nedenle, sahip olmadıkları özellikleri kendilerinde varmış gibi görür ve küçük başarılarını abartarak her yerde kendilerini överler. Bu düşünce yapısına sahip bireyler, genellikle diğer insanlara karşı duygusuz ve katı davranışlar sergilerler. Merhamet duygusunu kaybetmiş kişilerdir. Başkalarının ihtiyaçlarını hiç dikkate almazlar ve çoğu durumda sürekli başkalarını aşağılarlar.” şeklinde konuştu.

Kendilerini eleştiren kişiyi adeta ezer geçerler

Bu tarz bireyler, diğer insanların kendilerine biat etmesini istediklerini de kaydeden Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:

“Kendilerine bağlı ve sadık olan kişileri över, bu bağlılığı ön planda tutarlar. Aşırı bir özgüvene sahiptirler. Bu duruma ‘cehalet özgüveni’ de denir; sahip olmadıkları özellikleri varmış gibi görerek, bilmedikleri konulara dair kesin inançlar taşırlar. Çok iyi satıcı, çok iyi pazarlamacı olurlar, çok iyi propaganda yaparlar. Çünkü yaptıkları şeylere inandıkları için karşı tarafı da inandırırlar. Bu tarz kişiler oldukça tehlikelidir. İnandıkları bir konuda eleştirildiklerinde, eleştiren kişiyi adeta ezer geçerler. Başkalarını hiçe sayarak kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederler. Hata yaptıklarında ise hemen başkalarını suçlarlar. Bu kişiler genellikle çok konuşur ve marka düşkünlüğü gösterirler. ‘En iyisini hak ediyorum’ düşüncesiyle hareket ederler. Bu özellikteki bireyler, takdir, övgü ve onayla beslenir. Eleştiriye tamamen kapalı olmaları en belirgin özelliklerindendir. Üstünlük kompleksi, bir savunma mekanizmasıdır; bu kişiler mükemmel ve üstün görünmek istedikleri için aşırı özgüvenli davranırlar. Bu sayede etkileyici bir izlenim bırakırlar. Kendilerini övenleri savunur ve desteklerler. Çıkar anlayışları tamamen kendilerine yöneliktir; hak kavramını da yalnızca kendi çıkarlarına göre şekillendirirler.”



Kendilerini ‘Alçak dağları ben yarattım’ tarzında bir anlayışla ifade ederler!

Bu kişilerin psikolojik dinamikleri incelendiğinde, kendilerini Tanrı gibi gördükleri için Tanrı'yı taklit etmeye çalıştıklarını kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Tanrı'nın mükemmelliğini kendilerinde var sayarak, adeta bir çocuğun babasını taklit etmesi gibi Tanrı'yı taklit ederler. Bu tür kişilere ‘Yeryüzü Tanrısı’ denir. Kendilerini ‘Alçak dağları ben yarattım’ tarzında bir anlayışla ifade ederler. Bu özellikler, çocukluk döneminde doğal olarak gelişebilecek narsistik özelliklerle ilişkilidir. Ancak olgunlaşma süreciyle birlikte, bireyler ilgi ve sevgi yatırımlarını kendi egoları yerine diğer insanlara, topluma ve hayata yapmayı öğrenir. Fakat bu kişiler, sevgi ve ilgi yatırımlarını yalnızca kendilerine yapar ve yalnızca başkalarından gelen ilgi ve sevgiyle tatmin olurlar. Bunlar ‘çok akıllı ve yetenekli’ dedirtmek istedikleri için çok çalışırlar ve onun için de başarılıdırlar ama kişilikleri sevilmez. Bu kişiler genellikle yalnız kalırlar; güçlerini kaybettiklerinde yapayalnız bir durumda olurlar.” diye konuştu.  

Hitler’de de Tanrı kompleksi vardı

Anne babalar çocuğa aşırı hatta koşulsuz sevgi vermiş, sınır koymamışsa, bu çocukların narsist bir kişilik geliştirebildiğini anlatan Prof. Dr. Tarhan, “Hitler öyle… Hitler’de de Tanrı kompleksi vardı. Ancak narsistik kişilik özellikleri olan herkeste Tanrı kompleksi görülmeyebilir. Tanrı kompleksi olmayan, mütevazı görünen, ancak mükemmeliyetçi, düzenli ve temiz olan narsistler de vardır. Fakat bu kişilerde de empati eksikliği sıkça görülür. Tanrı kompleksi olan kişiler kendilerine Tanrısal bir kutsallık atfederler. Bu özellikleri nedeniyle güç ellerine geçtiğinde, karşılarına çıkan her şeyi ezip geçerler ve kendilerine engel olacak kişileri saf dışı bırakırlar. Hitler’in narsisizmi ve muhalefeti yok etme eğilimi, 20. yüzyılın adeta ‘diktatörler yüzyılı’ olmasına zemin hazırlamıştır.” dedi.

Tanrı kompleksi olan kişiler, genellikle zalim olarak anılıyor

Tanrı kompleksi olan kişilerin, genellikle zalim olarak anıldıklarını ve evliliklerde de bu kompleksin kendini gösterebildiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Çoğu eş, ‘Aman sorun çıkmasın, idare edeyim’ diyerek sürekli fedakârlık yapar ve bu kişilerin egolarını besler. Çocuk yetiştirme süreçlerinde de benzer bir durum yaşanabilir. Anne babalar, ‘Çocuğum özel ve önemli olsun’ düşüncesiyle hareket ettiklerinde, kendini yeryüzü Tanrısı gibi gören narsist çocuklar yetiştirebilirler.” ifadesinde bulundu.



Aileler çocuk erkil bir yapıya bürünmüş durumda...

Narsistik kişilik özelliklerin herkeste mevcut olduğunu ancak eleştirildiğinde bu özelliklerin düzeltilebildiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Narsistik kişilik bozukluğu söz konusu olduğunda, Tanrı kompleksi de bu bozukluğun içinde yer alır. Tanrı kompleksi bir özellik olarak tanımlanabilir; ancak şu anda modern tanı kitaplarında yer almamaktadır. Daha çok eski literatürde kullanılan bir kavramdır. Bu kişilik yapısında olan insanlar, ‘Sen bana nasıl hayır diyebilirsin, beni nasıl eleştirebilirsin?’ düşüncesiyle hareket ederler. Bu nedenle onlara hayır dediğiniz anda sizi ezip geçebilirler. Bu durumun önüne geçmek için çocuklara küçük yaşta sınırlar öğretilmelidir. Ancak günümüzde toplumumuz giderek çocuk merkezli bir yapıya dönüşüyor. Eskiden ataerkil ya da anaerkil olan toplum yapısı, şimdi çocuk erkil bir yapıya bürünmüş durumda. Çocuk, evin küçük hükümdarı gibi yetişiyor. Bu durumda narsistik kişilik özellikleri gelişen çocuklar, eğer bu özelliklerin dozunu aşarsa Tanrı kompleksine sahip olabilirler.” diye konuştu.

Bu kişiler Makyavelist düşünce yapısına sahiptir

Tanrı kompleksi olan kişilerin genellikle aşırı çalışkan, disiplinli ve idealist olduklarını söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Hedeflerine ulaşmak için her yolu mubah görürler. Bu kişiler Makyavelist düşünce yapısına sahiptirler; antisosyal davranışlar sergileyebilir ve suça eğilimli olabilirler. Bu özelliklere sahip kişiler, son derece acımasız olabilir ve insanları kolayca yok edebilirler. ‘Sen beni nasıl eleştirirsin? Sen bana nasıl yan bakarsın?’ diyerek, hiçbir empati göstermeden suç işleyebilirler. Bu tür bireylerin çocukluklarına baktığımızda, her isteği karşılanmış, her dediği yapılmış ve evin küçük hükümdarı gibi yetiştirilmiş olduklarını görürüz. Bu kişiler, sonunda herkesi karınca gibi gören bireylere dönüşebilirler.” dedi.

Kendi sınırını korumayı bilen kimse kendini ezdirmez!

Bu kişiler eleştirildiklerinde kendilerini düzeltebiliyorlarsa, iyi niyetli bir potansiyel taşıyabildiklerini de belirten Prof. Dr. Tarhan, “Bu nedenle bu tarz kişilerin eğitimi çok önemlidir, annenin babanın tutumu önemlidir. Böyle kişiler geldiği zaman sınır çalışması yapıyoruz. Kendi sınırını korumayı bilen kimse kendini ezdirmez.” şeklinde sözlerini tamamladı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/cocuklarda-tanri-kompleksine-dikkat-9150.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/cocuklarda-tanri-kompleksine-dikkat-9150.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/cocuklarda-tanri-kompleksine-dikkat-9150-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/02/cocuklarda-tanri-kompleksine-dikkat-9150.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/cocuklarda-tanri-kompleksine-dikkat/5007/</link>
			<pubDate>Mon, 03 Feb 2025 12:14:12 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Zihnimizin Yorucu Tuzağı: Aşırı Düşünme (Overthinking)]]></title>
			<description><![CDATA[Aşırı düşünme (overthinking), zihnin sürekli olarak geçmişteki olayları, gelecekteki olasılıkları veya mevcut durumları analiz etme ve tekrar tekrar düşünme sürecidir. Bu durum, zaman zaman herkesin başına gelebilir, ancak sürekli ve kontrol edilemeyen bir hal aldığında zihinsel ve duygusal sağlığı olumsuz etkileyebilir. İşte konuyla ilgili uzman yorumu ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Hayatın içinde, küçük bir karardan büyük bir yaşam meselesine kadar sayısız düşünceyle boğuşuruz. Çoğumuz için “çok düşünmek” neredeyse bir refleks haline gelmiştir. Peki, durup düşündüğümüzde bu yoğun zihinsel aktivite gerçekten faydalı mı, yoksa kendi yarattığımız bir tuzağın içine mi düşüyoruz? Aşırı düşünmeyi anlamak ve onunla başa çıkmak, daha huzurlu bir yaşam için kilit öneme sahip.

Aşırı Düşünme Nedir?

Aşırı düşünme, bir durumu veya sorunu sürekli zihnimizde döndürüp durma halidir. Bu düşünceler genellikle çözüm odaklı olmaktan çok uzak, zihinsel enerjimizi tüketen ve bizi kısır bir döngüye hapseden bir yapıya sahiptir.
Geçmişte söylediğiniz bir cümleyi tekrar tekrar analiz etmek ya da henüz gerçekleşmemiş bir olayın bin bir farklı sonucunu kafanızda kurmak gibi…
Aşırı düşünme, çoğu zaman “kontrol” yanılsaması yaratır. Daha çok düşünürsek, daha iyi bir çözüm bulacağımızı ya da tüm olasılıkları kontrol edebileceğimizi sanırız. Ancak, gerçek bunun tam tersidir: Aşırı düşünmek, karar almayı zorlaştırır ve bizi eylemsiz bırakır.



Aşırı Düşünmenin Sebepleri

Aşırı düşünmenin temelinde genellikle şu unsurlar yatar:

Belirsizlikle Başa Çıkamama

İnsan doğası belirsizlikten hoşlanmaz. Belirsizliği ortadan kaldırmak için sürekli analiz yaparız, ancak bu süreç genellikle bizi daha da çıkmaza sokar.

Mükemmeliyetçilik

Mükemmel bir karar veya çözüm arayışı, zihnimizi fazladan çalıştırır. Kusursuz sonuçlar elde etmek istediğimizde, en küçük detayı bile abartılı bir şekilde analiz ederiz.

Kaygı Bozuklukları

Aşırı düşünme, çoğu zaman kaygı ve stresle ilişkilidir. Kafamızdaki “ya şöyle olursa” senaryoları, bizi sürekli bir tehdit algısına sürükler.

Geçmişe Takılmak

Geçmişteki hataları ya da pişmanlıkları sürekli düşünmek, bugünkü kararlarımıza da gölge düşürür.



Aşırı Düşünmenin Olumsuz Etkileri

Zihinsel Yorgunluk: Sürekli düşünmek, zihinsel enerjimizi tüketir ve bizi tükenmiş hissettirir.

Karar Verme Güçlüğü: Daha iyi bir karar alma umuduyla düşünmeye devam ederiz, ancak sonuçta hiçbir karar alamayabiliriz.

İlişkilerde Sorunlar: Konuşulanları fazlasıyla analiz etmek, yanlış anlamalara neden olabilir.

Fiziksel Sağlık Problemleri: Stres hormonu olan kortizol seviyesinin artmasına yol açarak uyku sorunları, baş ağrıları ve diğer sağlık problemlerine sebep olabilir.



Aşırı Düşünmeyle Baş Etmenin Yolları

Düşüncelerinizi Yazıya Dökün

Zihninizde dönüp duran düşünceleri bir kağıda yazın. Bu yöntem, düşüncelerinizi somutlaştırır ve onlara dışarıdan bakmanıza yardımcı olur.

Mükemmellik Arayışını Bırakın

Kusursuz kararlar alma çabası, sizi sadece yoracaktır. Hataların da bir öğrenme süreci olduğunu kabul edin.

Farkındalık Geliştirin

Kendinizi aşırı düşünürken yakaladığınızda, bunu fark etmek bile büyük bir adımdır. Kendinize şu soruyu sorun: “Şu an bu düşünceler bana ne kazandırıyor?”



Zihinsel Molalar Verin
Meditasyon, yoga ya da doğada kısa bir yürüyüş, zihninizi sakinleştirmenin harika yollarıdır. Fiziksel aktivite de zihinsel durgunluğu kırmak için etkili bir yöntemdir.

Küçük Kararlar Almayı Deneyin

Her kararı büyük bir mesele haline getirmek yerine, basit konularda küçük kararlar almayı denemeye başlayın.

“Kontrol” Yanılsamasını Bırakın

Hayatta her şeyi kontrol edemezsiniz. Bu gerçeği kabul etmek, sizi gereksiz düşünce döngülerinden kurtarabilir.

Sonuç:

Aşırı düşünme, zihinsel enerjimizi tüketen ve yaşam kalitemizi düşüren bir alışkanlıktır. Bununla başa çıkmak, farkındalık ve pratik gerektirir. Hayatın belirsizliğini kabul ederek, daha özgür ve huzurlu bir zihinle yaşayabilirsiniz.

Uzm. Dr. Yaprak Çilem Yalçın Arslan

Doktor Sitesi
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/04/asiri-dusunme-overthinking-zihnin-yorucu-tuzagi-4101.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/04/asiri-dusunme-overthinking-zihnin-yorucu-tuzagi-4101.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/04/asiri-dusunme-overthinking-zihnin-yorucu-tuzagi-4101-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/04/asiri-dusunme-overthinking-zihnin-yorucu-tuzagi-4101.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/asiri-dusunme-overthinking-zihnin-yorucu-tuzagi/5006/</link>
			<pubDate>Tue, 04 Feb 2025 00:05:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Şizofreni rahatsızlığı erkeklerde daha erken başlıyor]]></title>
			<description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, Keyfiniz.com'a şizofreni hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, Keyfiniz.com'a şizofreni hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.

Şizofreninin halüsinasyonlar, sanrılar, motivasyon eksikliği ve bilişsel zorluklarla kendini gösterebildiğini aktaran Psikiyatri Uzmanı Çetin, “Hastalık genellikle ergenlik dönemi sonları ile erken yetişkinlik arasında yani 15-30 yaş aralığında ortaya çıkar ve belirtiler erkeklerde kadınlara göre daha erken başlayabilir.” dedi.

Erken tanı ve uygun tedavinin, belirtilerin yönetilmesine ve hastalığın şiddetinin azaltılmasına yardımcı olabileceğine vurgu yapan Çetin, multidisipliner bir yaklaşım, ilaç tedavisi, psikoterapi ve aile desteği ile hastaların yaşam kalitesinin artırılabileceğini dile getirdi.



Şizofreni, bireyin dünyayı algılama biçimini etkileyebiliyor!

Şizofreninin, düşünce, algı, duygu ve davranış bozuklukları ile karakterize, genellikle kronik seyirli bir zihinsel sağlık bozukluğu olduğunu dile getiren Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Gerçeklik algısında bozulmalar, yanılgılı düşünceler (çoğunlukla sanrılar) ve gerçekte var olmayan şeyleri görme veya duyma gibi belirtilerle kendini gösterir. Şizofreni, bireyin dünyayı algılama ve ona tepki verme biçimini önemli ölçüde etkileyebilir.” dedi.

Erkeklerde kadınlara göre daha erken başlayabiliyor!

Şizofreni belirtilerinin, genelde ‘pozitif belirtiler’, ‘negatif belirtiler’ ve ‘bilişsel bozukluklar’ şeklinde sınıflandırıldığını aktaran Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Pozitif belirtiler arasında halüsinasyonlar, sanrılar, dağınık düşünce ve düzensiz davranışlar yer alır. Motivasyon eksikliği, sosyal geri çekilme, duygusal ifadesizlik ve iletişimde zorluklar negatif belirtiler sınıfında ve dikkat dağınıklığı, karar verme zorluğu ve yürütücü işlevlerde bozulma ise bilişsel bozukluklar sınıfında değerlendirilir.” dedi. 

Hastalığın genellikle ergenlik dönemi sonları ile erken yetişkinlik arasında yani 15-30 yaş aralığında ortaya çıktığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, belirtilerin erkeklerde kadınlara göre daha erken başlayabileceğini söyledi.

Şizofreni birçok faktörden kaynaklanabilir!

“Şizofreninin kesin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte hastalık, biyolojik, genetik ve çevresel faktörlerin karmaşık etkileşimi sonucu ortaya çıkar.” diyen Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin bu faktörleri şöyle açıkladı:

“Şizofreni hastası bir ebeveyni veya birinci derece yakını olan kişilerde hastalık gelişme riski yüzde 10 civarındadır. Tek yumurta ikizlerinde bu oran yüzde 40-50’lere kadar çıkabilir. Beyindeki dopamin ve glutamat gibi nörotransmitterlerin dengesizliği şizofreni ile ilişkilidir. Doğum öncesi enfeksiyonlar, stres, travma, çocuklukta ihmal veya istismar gibi durumlar hastalık riskini artırabilir.”



Erken müdahale ve tedaviyle şizofreninin şiddetini azaltmak mümkün!

Şizofreniyi tamamen önlemenin mümkün olmamakla birlikte erken tanı ve uygun tedavi ile belirtilerin yönetilebileceğini ve hastalığın ilerlemesinin yavaşlatılabileceğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Araştırmalar, erken müdahale ve tedavinin atakların sıklığını ve şiddetini azaltılabileceğini, kötüleşme riskini düşürebileceğini, uzun dönemde hastaneye yatış oranlarını azaltabileceğini ortaya koyuyor.” dedi.

Tedavinin genellikle ilaç tedavisi, psikoterapi, aile desteği ve sosyal beceri eğitimlerini içerdiğini sözlerine ekleyen Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, multidisipliner bir yaklaşımın şizofreni yönetiminde kritik önem taşıdığını vurguladı.

Uygun tedavi ve destek şizofreni hastalarının yaşam kalitesini artırabilir

Şizofreni tanısı alan bireylerin yaşam kalitesini etkileyen birçok faktör olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Tedavi planına sadıklık, belirtilerin yönetimi ve nükslerin önlenmesi için kritik önem taşır. Aile ve yakın çevrenin desteği, bireyin sosyal işlevlerini korumasına yardımcı olur. Yüksek stres düzeyleri belirtileri kötüleştirebilir. Bu nedenle, stres azaltıcı teknikler ve düzenli bir yaşam rutini büyük önem taşır. Hem bireyin hem de ailesinin hastalık hakkında bilgi sahibi olması, hastalığı daha etkili yönetmelerine yardımcı olur. Şizofreniyle yaşayan bireyler, uygun tedavi ve destekle sosyal hayata katılım sağlayabilir ve yaşam kalitelerini artırabilir.”


Tahmini okuma suresi: 3 dakika.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/sizofreni-rahatsizligi-erkeklerde-daha-erken-basliyor-3209.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/sizofreni-rahatsizligi-erkeklerde-daha-erken-basliyor-3209.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/sizofreni-rahatsizligi-erkeklerde-daha-erken-basliyor-3209-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/sizofreni-rahatsizligi-erkeklerde-daha-erken-basliyor-3209.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/sizofreni-rahatsizligi-erkeklerde-daha-erken-basliyor/4951/</link>
			<pubDate>Fri, 31 Jan 2025 10:53:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İş Hayatı ve Günlük Yaşamda Stresi Yönetmenin Yolları]]></title>
			<description><![CDATA[İş hayatı ve günlük yaşamda stres, günümüzün çalışma ortamlarında kaçınılmaz bir olgu ancak, stresi yönetmek ve kontrol altında tutmak, hem fiziksel hem de zihinsel sağlığımız için kritik öneme sahiptir. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve stresi yönetmenin yolları.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Memorial Bahçelievler Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Klinik Psikolog F. Arzu Beyribey, Keyfiniz.com'a iş yaşamı ve günlük hayatta stresi yönetmenin yollarını tüm detaylarıyla aktardı. 

Gün içinde gerek iş ortamında, gerekse sosyal yaşamda stres yönetimi birçok kişinin oldukça zorlandığı bir durum.  Stresle başa çıkabilmek, sağlıklı bir yaşam sürdürebilmek için oldukça önemli. Stresi iyi yönetmek; kişiye olumsuz etkilerini azaltmaya yardımcı olurken, aynı zamanda stres yönetimi becerileri kazanmak ise bireyin ruh sağlığına olumlu katkıda bulunur. Stres kişide hem psikolojik hem de fizyolojik olarak etkiler bırakabilir.

Stres, yönetilemediğinde birçok sorun da beraberinde gelebiliyor

Psikolojik olarak stres anında kortizol ve adrenalin gibi hormonların salınımının artması, kan basıncının yükselmesi, ardından da savaş ya da kaç tepkisi verme gerekliliği oluşturabilmektedir. Fizyolojik olarak ise midede hazımsızlık, sırt ağrıları, irritabl bağırsak sendromu, yeme alışkanlıklarında değişkenlikler ve kas gerginlikleri görülebiliyor.



Peki, stresi hem iş hayatında hem de özel yaşamımızda nasıl yönetmeliyiz? 

Stres olarak bahsettiğimiz olgu, bireyin çevresel taleplerle baş edebilmek için gösterdiği,  psikolojik ve fizyolojik bir tepkidir. Hayatımızda doğal bir süreç olmasına rağmen, yönetilemediği takdirde başta sağlık, ardından da günlük yaşamda verimlilik ve yaşam kalitesi üzerinde olumsuz etkiler yaratabilmektedir. İş dünyasında yaşanılan stres; çalışanların motivasyonunu, ekip içi uyumunu ve kurumun başarısını etkileyebilirken, özel yaşamdaki stres ise kişilerarası ilişkilerde gerginlik, tükenmişlik, mutsuzluk ile genel yaşam memnuniyetinin azalmasına neden olabileceğinden üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konu.

Yönetilemeyen stres, ilişkileri de zedeleyebilir  

Stres, aile ilişkilerini ve sosyal yaşamı olumsuz etkileyebilmektedir. Stresin özel hayattaki etkileri düşünüldüğünde,  kısa vadede ilişki sorunları, duygusal iniş çıkışlar ve huzursuzluk yaratabilirken, uzun vadede yönetilemeyen stres, aile bağlarının zayıflaması, yalnızlık hissi, depresyon veya kaygı bozukluklarına yol açabilmektedir. Bununla birlikte,  kişinin kendi hayatında uyku sorunları ve bedensel yakınmalar da gözlemlenebilmektedir. Ek olarak; depresif ruh hali, sinirlilik ve aktivitelere ilgisizlik de oluşabilmektedir. İlişkilerde empati ve sabır kaybı, sosyal izolasyon artışı ile birlikte partnerinizle veya çocuklarınızla kalp bağınızın zedelenmesi ve uzaklaşmalar görülebilmektedir.  

İş hayatında stresin kısa vadede, konsantrasyon bozukluğu, hata yapma riski, iş doyumunda düşüş oluştururken,  uzun vadede ise bu durumun kronik yorgunluk, tükenmişlik sendromu ve fiziksel sağlık sorunlarına yol açabileceği bilinmelidir. Odaklanma, konsantrasyon kaybı,  hata artışı,   üretkenlik düşüşü,  karar vermede güçlük ve yaratıcılık kaybı meydana gelebilir. Bu durum iş arkadaşları ile çatışmaları artırabilir, ekip çalışmalarını olumsuz etkileyebilir, kişide iş tatmin düşüşü yaşatabilir. 



Stres yönetiminde terapi olmazsa olmazdır!

Psikoloji’de tedavi yöntemlerinden biri olarak kullanılan Bilişsel Davranışçı Terapi, stresle baş etmede oldukça etkili bir yöntemdir. Kişilerin zor durumlara yönelik yanlış düşünce ve inançlarını, bilişsel çarpıtmalarını fark etmesi ve yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Bilişsel Davranışçı Terapi, sadece kişilerin düşünce yapısını değiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda bu düşüncelere karşı verilen davranış ve tepkilerin de olumlu şekilde dönüşmesini sağlamış oluyor. Örneğin Bilişsel Çarpıtmalarda, kişiler stresli durumları aşırı genelleştirme ya da felaketleştirme eğiliminde olabilmektedir. Psikologlar olarak biz burada realist değerlendirme ve alternatif bakış acıları kazandırmada rol oynuyoruz. Kişide özdeğer eksikliği, mükemmeliyetçilik inançları varsa fark etmesinde ve çözmesinde yardımcı oluyoruz. Problem çözme ve baş etme stratejileri geliştirmesine destek oluyoruz. Böylelikle Bilişsel Davranışçı Terapi,  bireyin stresle daha esnek bir şekilde başa çıkmasını desteklemiş bulunuyor. 

Stres faktöründe maruz bırakma yöntemi de tedavinin bir parçası

Stresle başa çıkarken Katarsis yani duygu boşalımı yaşanabilmekte ve bunlar da sürece olumlu katkılar sağlamaktadır. Stresin fiziksel belirtileriyle başa çıkarken, davranışsal aktivasyon ve gevşeme teknikleri ve mindfullnes egzersizleri oldukça etkili olmaktadır. Tedavi sürecinde psikologlar, Maruz Bırakma Yöntemi ile de tedavi sürecini desteklemektedirler. Böylelikle kişide, riskli durum seviyeleri tespit ve uygulamaları,  kaygı seviyesi kontrolü, kendine güven artışı da sağlanması hedeflenmektedir. 

Stresin kaynağını tanımak ve anlamak neden önemli?

Kişiler yaşadıkları stresin kaynağını tanıdıklarında ve anladıklarında, ancak onunla yüzleşip başa çıkabileceklerdir. Yani tabiri caizse, düşmanınızı tanımanız gerekmektedir. Öncelikle sizde sıkıntı, gerginlik yaratan durumların nedenlerini belirlemek, onları görmezden gelmemek oldukça önemlidir.  Bu durum ve ortamları başlıklar halinde not almanız özellikle çözmeniz açısından kritik bir öneme sahiptir. Negatif anlamda nelerin stresi tetiklediğinin belirlenmesi, bedensel ve psikolojik olarak ne tepkiler verildiğinin tespit edilmesi gerekmektedir. Yaşanan olaylar; ailevi problemler, iş hayatındaki krizler ya da herhangi bir durumla ilişkili olabilmektedir. Mühim olan enerjinin düşme sebeplerine odaklanmaktır.



Etkili stres yönetim teknikleri ile stresinizi yönetin

Kişisel gelişim, bireye hayatın farklı alanlarında kendini tanıma ve anlama fırsatı sunmaktadır. Fiziksel, psikolojik ve sosyal olarak bireyin ilgisini çeken noktalarını keşfetmesini amaçlamaktadır. Kişisel gelişim süreçlerinden geçen bireyler, çevresiyle daha sağlıklı ilişki kurmakta ve sosyal yaşamda daha verimli olmaktadırlar. Kitap okumak,  terapi almak,  size uygun olan meditasyon ve nefes egzersizlerini belirlemek,  spor faaliyetlerinden mutlaka birisine dahil olmak,   tüm hayat planlaması açısından ise zaman planlaması, hayatın her alanındaki stresi azaltabilecek ortak yöntemler sayılabilmektedir.

Sosyal Desteğin Önemi: Aile, arkadaş gibi güvenilir kişilerin çevrenizde olması, duygusal dayanıklılığınızı arttıracaktır. Bununla beraber, psikolojik desteğin rolü büyüktür. Zaman zaman en yakınlarınıza bile anlatamayacağınız konularda, sizi yargılanmadan ve objektif bakış açısıyla yeni çözümler bulmanızı teşvik edebilecek bir profesyonelin hayatınıza dokunması,  size kendinizi daha iyi hissettirecektir. Destek sistemleri,  stres algısını gerçekten hafiflettiğinden paylaşımlar yalnızlık hissini azaltır ve anlaşıldığını hissetmek çok değerlidir. Ayrıca alınan sosyal destek kişileri; alkol tüketimi, aşırı yeme bozukluğu gibi sağlıksız başa çıkma mekanizmalarından da korumuş olur.  

Stres Yönetiminde Zaman Yönetimi ve Planlama: Zaman yönetimi ve planlı bir hayatın olması bireyin tüm yaşam tarzını daha düzenli hale getireceğinden,  stresin temel nedenlerinden biri olan belirsizlik ve zaman baskısını azaltmaya yardımcı olmaktadır. Özellikle profesyonel iş hayatında etkili ve huzurlu sonuçlar yaratmayı hedeflemektedir. Görevlerin önceliklendirilmesini sağlama, gerçekçi hedefler koyma, molaları düzenleme, odaklanmayı kolaylaştırma gibi artıları vardır. Bununla birlikte son dakika baskısını önlemekte, daha organize olunmuş bir yaşama kapı açmakta,  böylece özel hayatınızda olumlu etkiler katmaktadır.  Bu durum özgüven ve kontrol hissini de arttıracağından,  başarı duygusu da oluşmuş olur.

Stres Yönetimin Fiziksel Sağlık: Sağlıklı yaşam alışkanlıkları hem vücut hem zihin olarak olumlu etki yaratacağından oldukça önemlidir. Egzersiz; stres hormonlarını azaltır, kortizol gibi hormonları düşürür,  mutluluk hormonu olan endorfini yükseltir, kas gerginliğini azaltır, kaliteli uyku uyumayı sağlar ve bağışıklığı destekler. Zihinsel olarak ise kaygı seviyesinin azalmasına yardımcı olur. Stres azaltıcı fiziksel aktivite önerilerini sayacak olursak; bunlar arasında yürüyüş, yüzme, yoga ve pilates yer alabilir. Beslenme konusunda ise dengeli olmak, kan şekerini dengeleyecek ve enerji düzeyini arttırarak, stres etkilerinin azalmasını yardımcı olacaktır. Ayrıca bol su tüketimi ile vücudun hidrasyon seviyesi mutlaka korunmalıdır.    

Stres Yönetiminde Duygusal, Zihinsel Stratejiler: Zihinsel stratejiler arasında, durumları farklı açılardan değerlendirebilme,   tehdit edici unsurları yeniden çerçeveleme, sorunun kaynağını belirleyen, eylem planı oluşturan problem çözme stratejileri işe yaramaktadır. Ayrıca anı yaşamaya çalışmak, düşünce farkındalığı,  mükemmeliyetçilikten kaçınma, kendi sınırlarının farkında olma, duygusal farkındalık,  duyguları paylaşma adımları da bu süreçte önemlidir. Kendimize gerektiğinde daha anlayışlı bir tutum sergilemek,  kendi kendimizi sakinleştirme yollarını öğrenmek,  negatif duyguları yönetebilmek, kendimizi ödüllendirebilmek,  rahatlamak için meditasyon ve nefes egzersizlerini yapmak katkı sağlayacaktır.  

Klinik Psikologların Stres Yönetimindeki Fonksiyonu

Klinik Psikologlar, kişilerin duyguları hakkında farkındalık geliştirmeleri, stres yaratan kök nedenlere odaklanmak, yanlış otomatik düşünce ve davranışlardan kişiyi korumak,  duygu düzenleme becerileri kazandırmak için çalışmaktırlar. Ancak bunun yanında,  bireysel farklılıklara uygun planlamalar ile yaşam tarzı ve ihtiyaçları belirleyerek, kişideki zayıf yönlerin güçlendirilmesi,  kendine güven ve öz yeterliliğin arttırılması, özellikle stres toleransının geliştirilmesi konularına da ayrıca odaklanıyoruz. Terapide önceliğimiz kişiyi anlamak, sonrasında ise profesyonel yardım gerektiren durumları tespit etmek ve çözüme ulaştırmaktır.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/is-hayati-ve-gunluk-yasamda-stresi-yonetmenin-yollari-485.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/is-hayati-ve-gunluk-yasamda-stresi-yonetmenin-yollari-485.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/is-hayati-ve-gunluk-yasamda-stresi-yonetmenin-yollari-485-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/is-hayati-ve-gunluk-yasamda-stresi-yonetmenin-yollari-485.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/is-hayati-ve-gunluk-yasamda-stresi-yonetmenin-yollari/4946/</link>
			<pubDate>Fri, 31 Jan 2025 10:03:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Rutin yaşam tarzı ve yalnızlık yaşlanmayı hızlandırıyor]]></title>
			<description><![CDATA[Rutinleşmiş bir yaşam ve yalnızlık, modern dünyanın birçok insanının karşılaştığı sıkıntılar. Bu durumun sadece duygusal değil, aynı zamanda fiziksel sağlığımız üzerinde de olumsuz etkileri olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış durumda. Uzmanlar, yalnızlığın bireyleri umutsuzluğa itebildiğini,  rutin yaşam tarzının da yaşlanmayı hızlandırdığına dikkat çekiyor. İşte konuyla ilgili psikiyatrist görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Keyfiniz.com'a literatüre yeni girmiş Longevity (sağlıklı uzun ömürlülük) kavramını değerlendirerek, yaşlanmayı hızlandıran durumlara dikkati çekti.

Geçmişten bu yana ‘yaşlanmayı durdurabilir miyiz?’ konusunun merak edildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Longevity konusunun ülkemizde tartışılmasına çok seviniyorum. Ben de beyinde saklanan yaşam sırlarını tartışmak istiyorum.” dedi.



“Yalnızlık, bu dönemde giderek yaygınlaşan bir sorun”

Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler’in, dünyayı tehdit eden üç ana tehlikeden bahsettiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Bunlar gelir eşitsizliği, iklim değişikliği ve yalnızlık. Yalnızlık, bu dönemde giderek yaygınlaşan bir sorundur. İnsanların mutluluğu sadece kendilerini gerçekleştirmekle değil, aynı zamanda başkalarına yardım etmek ve manevi ihtiyaçlara odaklanmakla da ilgili. Bu noktada Maslow'un tespitleri önemlidir; insanın mutlu olabilmesi için sadece kendine değil, başkalarına da katkı sağlaması gerektiğini vurgular. Bireysel faydanın yanı sıra toplumsal fayda da önemlidir. Bu nedenle, paylaşmak ve yardımlaşmak gereklidir.” diye konuştu.

“Yalnızlık, bireyleri umutsuzluğa itebilir”

Dünyada yalnızlık epidemisi olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Hawking'in 2004 yılında yaptığı bir çalışma, 50 yaş üstündeki bireylerde bilişsel gelişimlerin azaldığını göstermektedir. Harvard Üniversitesi'nin 70 yıllık bir çalışması, sosyal ağları güçlü olanların daha sağlıklı yaşlandığını ortaya koyuyor. Sosyal izolasyon, yaşlılıkta ölüm riskini artıran faktörlerden biridir. Yalnızlık, bireyleri umutsuzluğa itebilir; yalnız hisseden kişiler ‘Yaşamanın anlamı kalmadı’ diye düşüncelere kapılabilir. Bu nedenle, yalnızlığı giderecek sosyal ortamlarda bulunmak ve sosyal bağları güçlendirmek son derece önemlidir. Örneğin, İngiltere ve Japonya, yalnızlık bakanlıkları kurmuşlardır çünkü yalnızlık oranları ciddi şekilde artmaktadır. Bir üniversitenin 50 bin kişiyle yaptığı bir çalışmada, 50 yaş üstü bireylerde yalnızlık oranı yüzde 27, 16-24 yaş grubunda ise yüzde 40'tır. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte, gençler arasında sosyal izolasyon giderek artmaktadır.” şeklinde konuştu.
“Statik ve rutine bağlı kalan bireyler, beyinlerinin potansiyelini tam olarak kullanamazlar”

Beynimizi geliştirmek ve yeni deneyimlere açık olmak için çevremizdeki alışkanlıkları değiştirmek gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Her zaman aynı yolları kullanmak yerine farklı yollar denemek, beyin aktivitesini artırabilir. Değişikliğe açık olan kişiler, beyninin daha önce kullanılmayan alanlarını aktif hale getirebilirler. Statik ve rutine bağlı kalan bireyler, beyinlerinin potansiyelini tam olarak kullanamazlar. Farklı bir yola girdiğinizde, beyniniz yeni bir duruma adapte olarak yeni mental programlarla karşılaşır.” dedi.



Yaşlanmayı hızlandıran duygusal ve sosyal faktörler neler?

Prof. Dr. Tarhan, yaşlanmayı hızlandıran duygusal ve sosyal faktörlere de işaret ederek, bu faktörleri ve çözüm önerilerini şöyle sıraladı:

“Stres ve depresyonun etkisi: Kronik stres, depresyon ve anksiyete gibi duygusal faktörler, yaşlanma sürecini hızlandırabilir. Özellikle yalnızlık, bireyleri umutsuzluğa sürükleyerek yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor.

Yalnızlık epidemisi: Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler, yalnızlığı çağımızın en büyük sorunlarından biri olarak tanımlıyor. Sosyal bağları zayıf olan bireylerin, yaşlılıkta ölüm riskinin daha yüksek olduğu tespit edilmiştir.

Sosyal ağların önemi: Harvard Üniversitesi'nin 70 yıllık çalışmasına göre, güçlü sosyal ağlara sahip bireyler daha sağlıklı yaşlanıyor. Sosyal ortamlar, yalnızlık duygusunu azaltarak bilişsel gerilemeyi önleyebilir.

Rutine bağlı kalmanın zararları: Beyin aktivitelerinin artırılması için yeniliklere açık olmak, değişik deneyimlere yönelmek önemlidir. Statik ve rutin bir yaşam tarzı, beynin potansiyelini sınırlayarak zihinsel yaşlanmayı hızlandırabiliyor.

Yalnızlıkla mücadele için çözüm önerileri: İngiltere ve Japonya’nın yalnızlık bakanlıkları kurması, yalnızlık sorununa dikkat çekiyor. Türkiye'de de sosyal bağları güçlendirecek politikaların geliştirilmesini öneriyorum.

Sağlıklı yaşlanmanın anahtarı: Güçlü sosyal ilişkiler, düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme ve stres yönetimi, sağlıklı bir yaşlanma sürecinin temel taşlarını oluşturuyor.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/rutin-yasam-tarzi-ve-yalnizlik-yaslanmayi-hizlandiriyor-7757.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/rutin-yasam-tarzi-ve-yalnizlik-yaslanmayi-hizlandiriyor-7757.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/rutin-yasam-tarzi-ve-yalnizlik-yaslanmayi-hizlandiriyor-7757-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/rutin-yasam-tarzi-ve-yalnizlik-yaslanmayi-hizlandiriyor-7757.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/rutin-yasam-tarzi-ve-yalnizlik-yaslanmayi-hizlandiriyor/4842/</link>
			<pubDate>Sun, 26 Jan 2025 08:22:35 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bipolar Bozukluk: İki Uçlu Duygudurum Bozukluğu]]></title>
			<description><![CDATA[Bipolar bozukluk, diğer adıyla iki uçlu duygudurum bozukluğu, bireyin ruh hali arasında keskin geçişler yaşadığı bir durum. Geçmişte manik depresif bozukluk olarak bilinen bu rahatsızlık, aşırı yüksek ruh hali (mani) ve derin duygusal çöküş (depresyon) dönemlerinin dönüşümlü olarak yaşanmasıyla tanımlanıyor. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Psikiyatri Uzmanı Dr. Sema Bayçın, Keyfiniz.com'a bipolar bozukluk hakkında detaylı bilgiler verdi.

Bipolar Bozukluk Nedir?

“Kişinin duygu durumunun iki zıt uç arasında dalgalandığı bir ruh sağlığı sorunu” olarak tanımlıyor. Dr. Bayçın’a göre, depresif dönemlerde bireyler yoğun mutsuzluk, isteksizlik ve enerji düşüklüğü yaşarken, manik dönemlerde ise aşırı enerjik ve coşkulu bir ruh hali gözlemlenir.

Manik dönemlerde kişi:


	Hızlanmış düşünceler yaşayabilir.
	Yoğun bir şekilde konuşma veya yeni projelere girişme eğiliminde olabilir.
	Uyku ihtiyacı azalsa bile enerjik kalabilir.
	Riskli davranışlar ve kontrolsüz harcamalar yapabilir.
	Özgüven ve özsaygıda belirgin bir artış gösterebilir.


Erken tanı ve tedavi, bu dalgalanmaların bireyin yaşam kalitesini olumsuz etkilemesini önlemede önemli rol oynar.



Bipolar Bozukluk Neden Olur?

Bipolar bozukluğun nedenlerine ilişkin araştırmalar devam etse de, genetik yatkınlık, biyolojik değişiklikler ve çevresel faktörlerin bu hastalığın ortaya çıkışında önemli etkenlerdir.


	Genetik Yatkınlık: Birinci derece akrabalarında bipolar bozukluk öyküsü olan bireylerde risk daha yüksektir.



	Biyolojik Değişiklikler: Beyindeki duygusal düzenlemeden sorumlu bölgelerdeki değişiklikler ve nörokimyasal dengesizlikler (örneğin, dopamin ve serotonin) duygusal dalgalanmalara yol açabilir.



	Çevresel Faktörler: Travmatik olaylar, alkol ve uyuşturucu gibi maddelerin kötüye kullanımı bu rahatsızlığı tetikleyebilir.


Bu faktörlerin birleşimi her bireyde farklı etkiler yaratabilir. Bu nedenle tedavi süreci kişiselleştirilmelidir."

Bipolar Bozukluk Tedavisi

Uzm. Dr. Sema Bayçın, bipolar bozukluğun tedavisinde ilaç tedavisi ve psikoterapinin bir arada kullanılmasının önemine dikkat çekiyor. “İlaç tedavisi, tekrarlayan epizotların şiddetini azaltabilir ve bir sonraki atakları geciktirebilir.” diyen Dr. Bayçın, psikoterapinin ise hastaların hem mevcut semptomları yönetmelerine hem de gelecekteki atakları önlemelerine yardımcı olduğunu belirtiyor.

Hastanın yakınlarının terapi sürecine dahil edilmesi, destekleyici bir ortam yaratarak tedavinin başarısını artırabilir. Dr. Bayçın, tedavinin hasta onayıyla şekillendirilmesi gerektiğini ve bireysel sorumlulukların bu süreçte önemli bir yer tuttuğunu ifade ediyor.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/bipolar-bozukluk-iki-uclu-duygudurum-bozuklugu-3440.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/bipolar-bozukluk-iki-uclu-duygudurum-bozuklugu-3440.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/bipolar-bozukluk-iki-uclu-duygudurum-bozuklugu-3440-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/bipolar-bozukluk-iki-uclu-duygudurum-bozuklugu-3440.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/bipolar-bozukluk-iki-uclu-duygudurum-bozuklugu/4833/</link>
			<pubDate>Sat, 25 Jan 2025 11:46:49 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Gülümsemenin Büyüsü: Küçük Bir Hareketin Büyük Gücü]]></title>
			<description><![CDATA[Gülümseme, sadece yüzümüzdeki kasların yaptığı basit bir hareket gibi görünse de, içinde barındırdığı güç oldukça büyüktür. Hem kendimiz hem de çevremiz için olumlu etkileri saymakla bitmeyen gülümsemenin, hayatımıza kattığı değeri daha yakından inceleyelim. İşte konuyla ilgili uzman yorumu ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[11 yaşındaki Howard, yoksul bir ailenin çocuğuydu. Okul giderlerini karşılamak için kapı kapı dolaşarak annesinin yaptığı çörekleri satıyordu. O gün, sadece 3 tane çörek satabilmiş ve dondurucu soğuktan dolayı oldukça da üşümüştü. Bahçesini kırmızı çitlerin çevirdiği tek katlı şirin evin kapısını çaldı çekinerek. Kapıyı açan sevimli genç bayan yüzünde kocaman bir gülümsemeyle selamladı Howard’ı.

İçten bir gülümsemenin insanı bu kadar etkileyebileceğini hiç düşünmemişti küçük çocuk. “Merhaba” diyebildi kekeleyerek. “Çörek almak ister misiniz?”

Bayan Kathy, üşümüş olabileceğini düşünerek kocaman bir bardak süt getirdi ona. Çocuk sütü yavaş yavaş içine sindirerek içtikten sonra "Çok teşekkür ederim, borcum ne kadar?"diye sordu. Ancak bir taraftan da genç bayanın, içtiği sıcak sütten çok daha fazla içini ısıtan gülümsemesinden kendisini alamıyordu. "Borcun yok." dedi gözlerinin içi gülerek genç kadın. Ve devam etti; "Annem, gösterdiğimiz güleryüz ve nezaket karşılığı olarak asla bir bedel ödenmesini beklemememizi öğretti bize." Sepette kalan 13 tane çöreğin hepsini satın alabilecek miktardaki parayı usulca çocuğun cebine koyarken “Çöreklerin çok güzel görünüyor. İçeride uyuyan kızım için bir tane alıyorum izninle.” dedi yüzündeki aynı tebessüm dolu ifadeyle. Teşekkür ederek evin önünden ayrılan Howard Kelly gözlerinin önünden gitmeyen gülümsemesi ile çok uzun süre unutmadı genç bayanı.

Yıllar sonra Bayan Kathy çok ender rastlanan bir hastalığa yakalanmıştı. Kasabadaki doktorlar çaresiz kalınca, hastalığı ile ilgili araştırmalar yapılması için onu şehrin en büyük hastanesine gönderdiler. Dr. Howard Kelly, konsültasyon yapması için çağrıldığı hastanın hangi kasabadan geldiğini duyunca heyecanlandı. Artık genç olmasa da yıllar önce kendisine sevgiyle yaklaşan bayanı ve özellikle yüzündeki gülümsemeyi ilk gördüğü anda tanımıştı. Hiçbir şey hissettirmeden onun yaşamını kurtarmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Uzun süren bir tedavi sürecinden sonra Bayan Kathy sağlığına kavuştu.

Dr. Howard Kelly, denetlemesi için önüne getirilen faturaya şöyle bir baktı ve üzerine bir şeyler yazarak zarfın içine koydu. Odasına gönderilen zarfı, elleri titreyerek aldı eline Bayan Kathy. Açmaya korkuyordu... Hastane faturasını asla ödeyemeyeceğini ve geri kalan yaşamı boyunca bu faturayı ödemek için sıkıntı çekeceğini biliyordu. Sonunda zarfı açtı ve faturaya iliştirilmiş bir not dikkatini çekti. Kâğıtta şunlar yazılıydı:"Hastane giderlerinin tamamı, içten bir gülümseme karşılığında ödenmiştir."

Eminim daha önce de bir yerlerde karşılaşmışsınızdır bu hikaye ile. Gerçekte de böyle değil midir hayat? Bize içten ve samimi bir gülümseme ile bakmış bir yüzü hangimiz unutabiliriz? Canımız sıkkın olduğunda “keşke” diye başlayan cümleler ile yanı başımızda olmalarını istediklerimiz, hep içten gülümsemeleriyle gözümüzün önüne gelen dostlarımız değil midir?



İnsanların sizi iyi karşılamalarını istiyorsanız, sizin de onları iyi karşılamanız gerekir. En iyi karşılama ise, içten ve samimi bir gülümsemeyle başlar. Hareketlerin duyguları takip ettiği görülür. Fakat gerçekte hareket ve duygular birliktedir. İrademizin denetimi altında bulunan hareketlerimiz sonucunda, irademizin denetimi altında bulunmayan duygularımız ortaya çıkar. İşte bundan dolayıdır ki; neşemizin kaybolduğu zaman neşeli davranabilmek için çaba sarf etmek her şeyi halledecektir. Unutmayın ki bilinciniz her zaman emrinizdedir. Yeter ki ona doğru talimatları vermeyi bilin.

Kırmızı bir fil düşünmeyin! Gözünüzün önüne kırmızı bir fil getirmeyin! Nasıl? Sizlere yapmamanızı söylediğim halde bu satırları okuyan herkesin gözünün önünde kırmızı bir fil belirdi öyle değil mi? Bilinciniz aklınızdan geçenlerle yol alır. Eğer siz “gülümseme” olgusunu yeteri yoğunlukta aklınıza getirseniz, emin olun gülümsemeden edemezsiniz. Dünyada herkes mutlu olmak ister ve mutluluk arar. Bunun en gerçekçi yolu düşüncelerimizi kontrol etmektir. Çünkü mutluluk dış etkenlere bağlı değil, asıl, iç dünyamızla alakalıdır. Sizi mutlu eden şey ne olduğunuz, nerede bulunduğunuz veya ne iş yaptığınıza bağlı değildir. Sizin bunlar hakkındaki düşüncelerinize bağlıdır.



Yüzünüzde öyle bir ifade ile gülümsemelisiniz ki, çevrenizdeki insanlar sırf bu sıcak ve sevgi dolu gülümsemeniz için size yaklaşsınlar.

Hatta öyle bir ifadeyle gülümseyin ki, insanlar bu gülümsemeye aşık olsunlar. Unutmayın ki, gülümsemenize aşık ettiğiniz birisi, sizin için çok şeyi göze alabilir…

Anlatmak istediğim şeyin özeti şu aslında; hayatı, bazı değerlerin ve sizin farkınıza varamayacak kadar hızlı yaşayanlara tebessüm ediniz. Çünkü gülümsemeye en çok muhtaç olan kişi, başkalarına verecek tebessümü olmayan kimsedir.

Bol bol gülümseyebildiğiniz, sağlıklı günler dilerim.

Psk. Kutay Ürkmen

Doktor Sitesi

Unutmayın;

Gülümseme, hayatımıza kattığı değer göz önüne alındığında, kesinlikle ihmal edilmemesi gereken küçük ama etkili bir alışkanlıktır. Kendinizi daha iyi hissetmek, çevrenize pozitif enerji yaymak ve daha başarılı olmak için her gün biraz daha gülümsemeye ne dersiniz?
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/gulumsemenin-buyusu-7608.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/gulumsemenin-buyusu-7608.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/gulumsemenin-buyusu-7608-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/gulumsemenin-buyusu-7608.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/gulumsemenin-buyusu-kucuk-bir-hareketin-buyuk-gucu/4823/</link>
			<pubDate>Sun, 26 Jan 2025 00:01:01 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kaygı bozukluğunu yönetmek elinizde! İşte uygulanabilecek teknikler..]]></title>
			<description><![CDATA[Kaygı bozukluğu, birçok insanın yaşadığı ve günlük yaşamını olumsuz etkileyebilen bir durumdur. Ancak, çeşitli teknikler ve yöntemlerle kaygıyı yönetmek ve daha iyi bir yaşam kalitesine ulaşmak mümkün. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kaygı, hayatın bir parçası olarak bizi tehlikelere karşı uyaran ve harekete geçmemizi sağlayan doğal bir tepki ancak, kontrolsüz ve aşırı kaygı, iş ve sosyal yaşamda ciddi zorluklara neden olabiliyor.

Psikiyatri Uzmanı Dr. Sema Bayçın, Keyfiniz.com'a kaygı bozukluklarıyla ilgili önemli bilgiler paylaştı.

Kaygı Neden Oluşur?

Kaygı, beynin strese karşı verdiği bir tepkidir. Beynimiz potansiyel bir tehlike algıladığında, 'savaş ya da kaç' moduna geçer. Bu süreçte hızlanan kalp atışları ve terleme gibi fiziksel belirtiler ortaya çıkar. Ancak bu durum sürekli hale geldiğinde, bireyin hayat kalitesi olumsuz etkilenebilir.



Normal Kaygı ile Kaygı Bozukluğu Arasındaki Fark

Kaygının işlevsel bir düzeyde olması gerekmektedir. Sağlıklı kaygı, kişinin kontrol edebileceği durumlara odaklanırken, işlevsel olmayan kaygılar genellikle gelecekteki belirsizliklere odaklanır ve bireyi gereksiz yere strese sokar. Örneğin, sınav hazırlığında, 'Bugün ders çalışmalıyım' düşüncesi sağlıklı bir kaygıyken, 'Başarısız olursam hayatım mahvolur' gibi düşünceler sağlıksız kaygılara işaret eder.

Kaygıyla Baş Etmek Mümkün mü?

Kaygı yönetimi bireyler için kritik bir öneme sahip ve kaygıyla baş etmemizin altın kurallarını şu şekilde açıklayabiliriz;


	Fiziksel Aktivite: Tempolu yürüyüş, yoga gibi egzersizlerin kaygıyı azaltıcı etkisi büyüktür.



	Doğayla Etkileşim: Açık havada zaman geçirmek, bitkilerle ilgilenmek veya toprakla temas etmek bireyin duygusal dengesi üzerinde olumlu etkiler sağlar.



	Aromaterapi: Lavanta ve papatya gibi kokuların rahatlatıcı etkileri bilimsel olarak kanıtlanmıştır.



	Olumlama Teknikleri: Pozitif içsel konuşma alışkanlıkları, bireyin stresle başa çıkmasına yardımcı olabilir.




Profesyonel Destek Almak Önemli

Şayet kaygı bireysel yöntemlerle kontrol altına alınamadığı durumlarda bir psikiyatri uzmanına başvurulması önemli. Psikoterapi yöntemleri sayesinde bireyler kaygı düzeylerini daha iyi anlayarak yönetebilir. Burada profesyonel destek hayatı kolaylaştırabilir ve kaygılardan böylelikle uzaklaşabilirsiniz.

Unutmayın: Kaygı bozukluğu ile mücadele etmek zaman ve çaba gerektirir. Ancak doğru yöntemlerle ve düzenli uygulama ile kaygıyı yönetmek ve daha mutlu bir yaşam sürmek mümkündür.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/kaygi-bozuklugunu-yonetmek-elinizde-iste-uygulanabilecek-teknikler-1726.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/kaygi-bozuklugunu-yonetmek-elinizde-iste-uygulanabilecek-teknikler-1726.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/kaygi-bozuklugunu-yonetmek-elinizde-iste-uygulanabilecek-teknikler-1726-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/kaygi-bozuklugunu-yonetmek-elinizde-iste-uygulanabilecek-teknikler-1726.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/kaygi-bozuklugunu-yonetmek-elinizde-iste-uygulanabilecek-teknikler/4796/</link>
			<pubDate>Thu, 23 Jan 2025 10:44:50 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İnsan eli ile ortaya çıkan felaketler öfkeyi tetikliyor, dünyaya olan güveni sarsıyor!]]></title>
			<description><![CDATA[Felaketlerin ve travmaların, insanın temel güven ve adalet duygularını sarsarak bireysel ve toplumsal etkiler ortaya çıkardığını belirten Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Serdar Nurmedov, bu tür olaylarla başa çıkmak için duyguların kabul edilmesi gerektiğini söyledi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Serdar Nurmedov, Keyfiniz.com'a üst üste yaşanan olumsuz olayların kişiler ve toplum üzerindeki etkilerinden bahsetti.

İnsanların robot olmadığını, karmaşık düşüncelerimiz, duygularımız ve hislerimiz olduğunu ifade eden Prof. Dr. Serdar Nurmedov, “İster doğal afet olsun, ister insan eli ile gerçekleşsin felaketlere karşı tepki veririz ve bu gayet normal.” dedi.

Dünyaya geldiğimizde hayat yolculuğumuza sevgi ve güven dolu insanlar olarak başladığımızı aktaran Prof. Dr. Serdar Nurmedov, ancak zaman içerisinde yaşadığımız felaketler ve travmaların, dünyaya ve insana dair bazı temel inançlarımızı sarstığını söyledi.



Karmaşık duygularla mücadele etmenin en iyi yolu bu duyguların varlığını kabul etmek… 

Yaşanan son yangın felaketinden sonra, birçok insanın bir noktada dünyanın öngörülebilir olduğuna veya iyi insanlara kötü şeyler olmayacağına dair inançlarının yerle bir olduğunu dile getiren Prof. Dr. Serdar Nurmedov, “Bir yanda feryat-figan eden acı ve kedere gark olan aileler ve sevenleri, diğer bir yanda tatillerine ve eğlenmeye kaldığı yerden devam eden kişiler, süreci dışarıdan takip eden bizlerde karışık duygulara sebep oluyor. Bir yanda acı ve keder, öte yanda öfke ve kızgınlık gibi duygulara kapılıyoruz.” dedi.

Her ne kadar bu karmaşık duygularla mücadele etmenin birden fazla yolu olsa da en kestirme yolunun bu duyguları anlamak, anlamlandırmak ve bu duyguların varlığını kabul etmek olduğunu söyleyen Prof. Dr. Serdar Nurmedov, şöyle devam etti:

“Kabul etmek ile kabullenmek bir değildir. Kabul etmek demek, kaçınmamak demek, yok saymamak demek, varlığına müsaade etmek demektir. Çünkü bizi insan yapan duygularımızdır. Duygularımızı ifade etmek, paylaşmak olumsuz olanları hafiflettiği gibi, olumlu olanları da arttırır. Duygularımızı bastırmak ve onları yok sayarak ‘normal’ davranmaya çalışmak bizi kötü etkiler. Çünkü anormal bir durumda normal tepki vermenin kendisi anormaldir.”

İnsan eli ile ortaya çıkan felaketler öfkeyi tetikliyor 

İnsan eli ile ortaya çıkan felaketlerin çoğu zaman öfkeyi tetiklediğinin altını çizen Prof. Dr. Serdar Nurmedov, “Kabullenmeyi zorlaştırır. Anlamayı ve anlamlandırmayı zorlaştırır.

Bireyin adalet ve güven hissini sarsar. Güvensizlik kişiyi ‘düzenin asla düzelmeyeceği’ fikrine sürükleyebilir. Kuralların adil bir şekilde işlemediği algısı bireyde endişe ve huzursuzluğa sebep olur. Haksızlığa uğrayan insanlarda yoğun bir öfke hasıl olur. İçinde bulunduğu toplumun ve sistemin kendisini koruyamayacağını düşünür, kendine olan güveni azalır ve dünyaya olan güveni sarsılabilir. Tüm bunların neticesinde eğer bu süreci iyi yönetemezlerse travma sonrası stres bozukluğu gelişebilir.” uyarısında bulundu.

Çocukların bu tür olaylara verdikleri tepkiler normal kabul edilmeli…

Yangında arkadaşlarını kaybeden, hayatını kaybedenler için üzülen ve haberlere maruz kalan çocukların duygusal gelişimi ve ruh sağlığının derinden etkilenebileceğini aktaran Prof. Dr. Serdar Nurmedov, “Bu çocuklar böyle durumlarda hiç olmadığı kadar ebeveyn desteğine ve rehberliğine ihtiyaç duyarlar.” dedi.

Çocukların duygularını, hislerini ve düşüncelerini açıkça ve detaylı bir şekilde ifade etmelerine müsaade edilmesi gerektiğine vurgu yapan Prof. Dr. Serdar Nurmedov, “Verdikleri tepkilerin mevcut bağlamda normal olduğunu, bu tür felaketlerin anlaşılması ve kabullenmesinin herkes için zor olduğunu vurgulamak gerekir.

Kayıp ve ölümü anlatırken yaşına uygun ifadeler ve açıklamalar kullanılmalı. Sosyal medya ve haber izleme süreleri azaltılmalı. Kaygılarını arttıracak konuşmalardan ziyade güvende hissedebilecekleri ortam yaratılmalı ve rahatlatıcı etkinliklere yönlendirilmeliler. Rutinlerini sürdürmelerine özen gösterilmeli. En önemlisi, tutum ve davranışlarımız ile biz büyüklerin onlara örnek olmamız gerekir.” önerilerinde bulundu.



Sosyal medya kullanımını sınırlandırmak gerekir…

Sosyal medyada paylaşılan haberler bazen faydalı bilgi içerse de uzun süre buna maruz kalmanın bizleri olumsuz etkileyeceğini aktaran Prof. Dr. Serdar Nurmedov, “Çünkü bir yerden sonra bilgi kirliliğine maruz kalırız.

Bu sebeple yangının sosyal medyada yarattığı etkilerden kendimizi korumamız için sosyal medya kullanımını sınırlandırmamızda fayda var. Doğrulanmamış kaynaklara itibar etmemeliyiz. Spekülasyonlara ve yalan haberlere karşı uyanık olmamız gerekir. Gruplaşma, ötekileştirme ve tartışma içeren ortamlardan olabildiğince uzak durmakta fayda var.” dedi.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/insan-eli-ile-ortaya-cikan-felaketler-ofkeyi-tetikliyor-dunyaya-olan-guveni-sarsiyor-5823.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/insan-eli-ile-ortaya-cikan-felaketler-ofkeyi-tetikliyor-dunyaya-olan-guveni-sarsiyor-5823.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/insan-eli-ile-ortaya-cikan-felaketler-ofkeyi-tetikliyor-dunyaya-olan-guveni-sarsiyor-5823-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/insan-eli-ile-ortaya-cikan-felaketler-ofkeyi-tetikliyor-dunyaya-olan-guveni-sarsiyor-5823.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/insan-eli-ile-ortaya-cikan-felaketler-ofkeyi-tetikliyor-dunyaya-olan-guveni-sarsiyor/4792/</link>
			<pubDate>Thu, 23 Jan 2025 13:26:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Duygusal zekânın en büyük düşmanlarından biri bencillik!]]></title>
			<description><![CDATA[Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Duygusal zekânın en büyük düşmanlarından biri bencillik, özellikle narsisizmdir. Narsist kişiler dünyaya yalnızca kendi pencerelerinden bakar, başkalarının duygularını önemsemez ve empati yoksunluğu yaşarlar.” dedi. İşte konuyla ilgili uzman yorumu ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, NPİSTANBUL Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanı Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Keyfiniz.com'a duygusal zeka konusunu ele aldı.

Zeka belirli bir oranda doğuştan geliyor, geri kalanı öğreniliyor

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, duygusal zekânın da diğer tüm zekâ türleri gibi belirli bir oranda doğuştan geldiğini ve geri kalanının da sonradan öğrenildiğini dile getirerek, “Duygusal zekânın yaklaşık yüzde 30’u doğuştan gelirken, yüzde 70’i sonradan öğrenilebilir. Bu durum sadece duygusal zekâ için değil, mantıksal zekâ, müziksel zekâ ve doğal zekâ gibi diğer tüm zekâ türleri için de geçerlidir.” dedi.



Doğuştan gelen zekâ farklılıkları çoklu zeka teorisiyle anlaşıldı

Kişilerin ‘Benim zekâm böyledir’ diye düşünmesinin yanıltıcı olabileceğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:

“Hatta Edison’a başarısının sırrını sorduklarında ‘yüzde 5 zekâ, yüzde 95 çalışmak’ diyor. Yani zekâ, insana yüzde 30-40 oranında avantaj sağlar; ancak bu oran kesin değildir. Geri kalan yüzde 60-70’lik kısmı sonradan kazanılır. Zekâyı bir bina gibi düşünebiliriz: Binanın taşıyıcı kolon ve kirişleri toplam maliyetin yüzde 30’unu oluştururken, geri kalan yüzde 70 ise donanım, duvarlar ve diğer yapısal detaylarla tamamlanır. Tıpkı bu benzetme gibi, kişiliğimizin ve zekâmızın yüzde 30-40’ı doğuştan gelirken, geri kalanı çevresel ve öğrenilmiş deneyimlerle şekillenir. 12 tane kişilik tipi var. Doğuştan gelen farklılıklar var. Doğuştan gelen zekâ farklılıkları, çoklu zekâ teorisiyle daha iyi anlaşılmıştır. Gardner, 1983 yılında geliştirdiği bu teoriyle zekânın tek bir boyutta olmadığını, çok yönlü olduğunu ortaya koydu. Örneğin, 1. Dünya Savaşı’nda zekâ, askere alma kriterlerinden biri olarak kullanıldı. 2. Dünya Savaşı’nda ise Hitler, zekâsı düşük olanları Alman ırkından olmadıkları gerekçesiyle tasfiye etti. Ancak daha sonra insan beyninin çalışma mekanizması, nöral ağlar ve sinir sisteminin işleyişi daha iyi anlaşılmaya başlandı. Descartes’in Yanılgısı diye bir kitap çıktı. Descartes her şeye akıl diyordu. Düşünüyorum o halde varım diyordu. İnsan sadece düşünen bir varlık değil, hisseden bir varlık ve sosyal bir varlık aynı zamanda.”

Sol beyin eril, sağ beyin dişil… 

Sosyal ve duygusal becerilerden sorumlu belirli beyin alanları olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Mantıksal düşünme sol beyinle ilişkilendirilir; bu, eril beyin olarak da adlandırılır ve mantık, muhakeme, analiz, konuşma, hesaplama gibi işlevlerden sorumludur. Sağ beyin ise dişil beyindir; duygular, heyecanlar, müzik ve sanatla ilgilidir. Ön beyin ise bu iki beyin yarım küresini dengeler. Bir kişi sadece eril beynini, yani mantıksal yönünü kullanırsa matematiksel düşünmeye yatkın, mühendis zihniyetine sahip bir birey olur. Ancak yalnızca dişil beynini kullanırsa duygusal ve kararsız bir yapıya bürünür; bu durumda sürekli fikir değiştiren, maymun iştahlı dediğimiz bir profil ortaya çıkar. Bu durum, erkek ya da kadın fark etmeksizin herkes için geçerlidir. Sadece bir tarafını kullanmak, yapılan işleri yarım bırakmaya veya dengesiz bir başarıya neden olabilir. Başarılı ve dengeli bir birey olabilmek için ön beynin etkin kullanılması gerekir. Ön beyin, yüzde 60-70 oranında sonradan geliştirilebilen bir kapasiteye sahiptir. Tıpkı fizik tedavide kasların geliştirildiği gibi, beyinde de nöral ağlar güçlendirilebilir. Bu süreç, ‘duygusal kas’ metaforuyla açıklanabilir.” diye konuştu.



Duygusal zekâsı yüksek bir birey süper zekâya sahip olmasa bile müthiş işler başarabilir

Beyindeki duygusal yolları güçlendirdikçe duygusal zekânın da yükseldiğini anlatan Prof. Dr. Tarhan, “Duygusal zekâsı gelişmiş bir birey, belirli bir amaç için kendini harekete geçirebilir. Çoğu zaman, yüksek IQ’ya sahip ama tembel insanların üretkenlikten uzak olduğunu görürüz. Ancak duygusal zekâsı yüksek bir birey hem kendi motivasyonunu sağlar hem de IQ'sunu etkili bir şekilde kullanabilir. Böyle bireyler, amaçları doğrultusunda tutarlı bir hayat yaşar, gerekli donanımları biriktirir ve sürekli üretken olur. Hatta süper zekâya sahip olmasa bile müthiş işler başarabilir; çünkü onları hayatta dinamik ve üretken kılan, duygusal zekâlarıdır.” şeklinde konuştu.

Hızlı algılayan ve çabuk anlayan kişiler için ‘zeki’ ifadesi kullanılıyor

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, "Zekâ" kelimesinin, Arapçada "ışıltı" ve "parıltı" anlamlarına geldiğini ifade ederek, “Bu, oldukça güzel bir kavramdır; insanın parlak zekâsını ifade eder. Bu yüzden, hızlı algılayan ve çabuk anlayan kişiler için ‘zeki’ ifadesi kullanılır. Ancak bu tanım daha çok mantıksal zekâ için geçerlidir. Bir konuyu hızlı anlamak önemlidir ama başladığı işi bitirip sonuca ulaştırmak, duygusal zekâyla ilgilidir. Çünkü bunu başarmak, bireyin duygusal ve sosyal becerilerinden sorumlu olan alanların gelişmişliğine bağlıdır. Bazen yüksek fonksiyonlu otizm vakalarıyla karşılaşırız. Bu bireyler genellikle inanılmaz zekâ kapasitesine sahiptir. Dört ondalıklı iki sayıyı çarpmalarını istediğinizde hesap makinesi olmadan sonuçları saniyeler içinde doğru şekilde verirler. Bir manzarayı görüp perdeyi kapattığınızda aynı sahneyi kusursuz bir şekilde çizebilirler. Sözel zekâları oldukça gelişmiştir. Ancak, biriyle derin bir sohbet etmekte ya da sosyal bir konuyu anlamakta zorlanabilirler. Örneğin, herkesin güldüğü bir şeye neden gülündüğünü anlayamazlar, çünkü duygusal okuryazarlıkları gelişmemiştir. Bu durum onların sosyal ortamlarda başarısız hissetmelerine ve yalnız kalmalarına neden olabilir.” dedi.

Hayatta başarılı olmak için takım başarısı önemli…

Hayatta başarılı olmak çoğu zaman bir "takım başarısı" gerektirdiğini de dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Bu da ancak problem çözme becerisinin, dolayısıyla duygusal zekânın gelişmiş olmasıyla mümkündür. Zekâsı yüksek olmasına rağmen problem çözme becerisi eksik olan bireyler, bir sorunla karşılaştıklarında içine kapanabilir. Beş-altı dil öğrenebilirler, ancak bir ürün ortaya koyamazlar. Kendi içlerine çekilirler ve yalnızlaşırlar. Bu tür bireyler, yetenek yönetimi açısından doğru bir şekilde yönlendirilmelidir. Örneğin, mantıksal veya sözel zekâsı çok yüksek ama sosyal becerileri zayıf olan bu ‘dahi’ bireyler, kalabalık ortamlara sokulmamalı; kendi alanlarında ilerlemeleri sağlanmalıdır. Onların yeteneklerini doğru şekilde değerlendiren bir yönetici, bu bireylerin başarılı ve üretken olmalarına olanak tanır. Aynı zamanda, bu başarı bireyin tatmin olmasını da sağlar. Ama sosyal alanlara sokmaz onu.” ifadesinde bulundu.



Yetenek yönetimi nasıl olmalı?

Sosyal zekâsı güçlü ancak mantıksal zekâsı zayıf olan bireylerin de doğru alanlarda değerlendirilmesinin önemine işaret eden Prof. Dr. Tarhan, “Yetenek yönetiminde asıl önemli olan, bireylerin farklı kişilik, mizaç ve yeteneklerini aynı amaç doğrultusunda koordine ederek etkili bir takım oluşturabilmektir. Bu, endüstri psikolojisi ve yönetim psikolojisinin temel konularından biridir. Başarı, yalnızca bireysel çaba ile değil, takım çalışmasının etkinliği ile mümkün olur. Doğru yönetilen bir takımda, herkes hem kendi potansiyelini gerçekleştirme fırsatı bulur hem de toplu başarıya katkıda bulunur.” diye konuştu.

İş yerinde başarılı olmak için roller doğru yönetilmeli

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, başarılı bir birey olabilmek için kişinin farklı rollerini doğru bir şekilde yönetmesi gerektiğine işaret ederek, “Evde bir anne ya da baba olarak farklı bir rolü vardır, iş yerinde bir profesyonel olarak farklı bir rolü. Kişi sabah çocuğuyla vedalaşıp evden çıktığında, iş yerine ulaştığında zihinsel olarak işe odaklanmalı ve o rolün gereklerini yerine getirmelidir. Duygusal olarak kendini işe verir ve dikkatini oraya yöneltirse işinde daha verimli olur. Aksi halde, aklı başka yerdeyken vücudu burada olsa bile verimlilik sağlanamaz. Bazen roller karışıyor, rol paylaşımı yanlış oluyor. Kişi duygularını yönetemediği için de hata yapmış oluyor. Duyguların yönetilmesi gerekiyor.” dedi



Duygusal tepkileri yönetmeyi öğrenmeliyiz

Duygu yönetimi konusuna da değinen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Sorun yaşayan kişilerle ‘duygu yönetimi bataryası’ dediğimiz bir değerlendirme süreci uyguluyoruz. Bu süreçte, kişinin duygusal zekâsını ölçüyoruz. CERQ (Cognitive Emotion Regulation Questionnaire) gibi testler kullanarak, kişinin duygu ve düşüncelerini nasıl yönettiğini analiz ediyoruz. Bazen ‘düşünce ve duygu füzyonu’ dediğimiz bir durum ortaya çıkabiliyor. Bu, kişinin düşündüğü bir şeyi aynı zamanda hissetmesi ya da hissettiği bir şeyi düşünce zannetmesi durumudur. Duygu ve düşünce birbiriyle karışıyor. Terapide, duygu ve düşünceyi ayırt etmeye çalışıyoruz. Ancak bir kişi günlük hayatında bu ayrımı öğrenirse, böyle bir his geldiğinde hemen mantıksal bir çerçeveye oturtabilir. Duygusal tepkileri yönetmeyi öğrenebilir.” ifadesinde bulundu.

Akıl ve duygu arasında denge kurulmalı

Mantığın hayatımızda önemli bir filtre olduğunu ve mantık ile aklı duygularla birlikte denge içinde kullanmak gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bazı insanlar tamamen mantık odaklı, bazıları ise tamamen duygu odaklı bir yaklaşım sergiler. Ancak ideal olan, akıl ve duygular arasında bir denge kurmaktır. Hayatımız, akıldan kalbe bir yolculuktur. Hem aklımızı hem de duygularımızı etkin bir şekilde kullanmayı öğrenmeliyiz. Anadolu'nun kadim kültürü ve irfanı bu dengeyi bize öğretir. Mevlâna’nın öğretilerine baktığınızda duygu yönetimi konusunda önemli dersler verdiğini görürsünüz. Doğu bilgeliklerinden esinlenilerek duygusal zekâ ve çoklu zekâ kavramları geliştirilmiştir. Ancak bu kavramlar modern dünyada sistematize edilirken, orijinal kaynaklara referans verilmemiştir. Bugün özellikle Batı’da duyguları eğitmenin ve insani, ahlaki değerleri öğretmenin önemi giderek daha fazla vurgulanmaktadır.” diye konuştu.



Bir insanın merhametli ve empati sahibi olması önemli

Değerleri öğretmenin duygusal zekânın kazandırdığı önemli bir beceri olduğunu da dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Duyguları yönetmek için duygularla ilgili kalıp yargılar geliştirmek gerekir. Örneğin, bir insanın alçakgönüllü, paylaşımcı, merhametli ve empati sahibi olması önemlidir. Kötülüğün psikolojisi üzerine yazılan kitaplar, genellikle empati yoksunluğunu temel bir sorun olarak ele alır. Empati, kişinin hem kendi duygularını hem de başkalarının duygularını tanıması ve anlamasıyla ilgilidir. Duygusal zekâyı dört kelimede toplarsak: birincisi öz bilinç, kendini tanıma, ikincisi öz yönetim, kendini yönetme, arzu dürtülerini yönetme, üçüncüsü, sosyal bilinç yani toplumu başkalarını anlama ve dördüncü olarak da ilişki yönetimi, sağlıklı ilişki yönetebilme diye dört ana başlıkla toplayabiliriz.” şeklinde konuştu.

İşkolik insanlar iyi anne baba ya da eş olamaz!

Herkesin duygusal zekaya sahip olup olmadığı konusunda da Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Duygusal zekânın en büyük düşmanlarından biri bencillik, özellikle narsisizmdir. Narsist kişiler dünyaya yalnızca kendi pencerelerinden bakar, başkalarının duygularını önemsemez ve empati yoksunluğu yaşarlar. Bu kişiler, başkalarının hislerini anlamakta zorlanır, hatta farkında bile olmadan kırıcı ve incitici davranışlarda bulunabilirler. Narsist bireyler, genellikle A tipi olarak adlandırılan özellikler sergiler. Bu kişiler, yalnızca kendi bakış açılarına odaklanır ve duygusal okuryazarlıkları oldukça düşüktür. Eşinin hasta olduğunu öğrenir ama arayıp sormaz; sorulduğunda ‘işim vardı’ der. Çocuğuyla ilgilenmediğinde de aynı bahaneyi öne sürer. Onlar için kendi işleri ve öncelikleri her zaman ilk sıradadır. İşkolik insanlar genellikle bu profile uyar: İşlerinde son derece başarılıdırlar, ama iyi bir anne baba ya da eş olamazlar. Bu kişiler bir role sıkışıp kalır ve diğer rollerin gerektirdiği duygusal yönetimi yapamazlar.” dedi.



Yalnızlığın da en büyük nedenlerinden biri duygusal zekâ yoksunluğudur

Duygusal zekâya sahip bir kişinin, her rol için uygun bir duygu yönetimi yapabileceğini de anlatan Prof. Dr. Tarhan, “Bu, zihinsel esneklik gerektirir. Ancak narsist kişilerde ve inatçı bireylerde bu esneklik genellikle yoktur. Düşünce katılığı olan bu kişiler, yalnızca kendi fikirlerinin doğru olduğuna inanır ve ‘Ya benim dediğim olacak ya da hiç’ anlayışını benimserler. Bu durum, onları diğer insanlardan uzaklaştırır. Başlangıçta işlerinde ya da diğer alanlarda başarılı görünseler de zamanla yalnız kalmaya başlarlar. Tıpkı çizildiğinde kullanılmaz hale gelen bir teflon tava gibi, bir noktadan sonra çevrelerindekiler tarafından terk edilirler ve sosyal olarak izole olurlar. Yalnızlığın da en büyük nedenlerinden biri empati eksikliği ve duygusal zekâ yoksunluğudur. Hayatta başarılı olmak, yalnızca bireysel becerilerde değil, aynı zamanda başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kurabilmekte ve sürdürebilmekte yatar. Empati ve duygusal zekâ, bu sürecin temel taşlarıdır.” ifadesinde bulundu.

Duygusal zeka eğitimi pozitif psikoloji uygulamalarıyla destekleniyor

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, duygusal zekâ eğitiminin günümüzde yaygın olarak uygulandığını ve bu eğitimlerin genellikle pozitif psikoloji uygulamalarıyla desteklendiğini de kaydederek, “Bu tür eğitimlerin temelinde kişinin kendini tanıması ve geliştirmesi yer alır. Duygusal zekâ eğitiminde ilk adım farkındalık kazanmaktır. Birey, ‘Güçlü yönlerim nelerdir? Zayıf yönlerim nelerdir?’ gibi sorulara yanıt bularak kendinin farkına varır. Bu süreç, psikolojik SWOT analizi veya "psikoSWOT" olarak da adlandırılabilir. İkinci aşamada kişi, hayatındaki hedefleri ve amaçlarını belirler. Bu hedefler kısa, orta ve uzun vadeli olarak ayrılmalıdır. ‘Hayattaki amacım nedir?’ sorusuna yanıt arayarak bir vizyon oluşturur. Ardından, bu amaca ulaşırken karşılaşabileceği tehditler ve değerlendirebileceği fırsatlar üzerine düşünür. Bu analiz, kişinin kendi yol haritasını oluşturmasına yardımcı olur.” diye konuştu.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/duygusal-zekanin-en-buyuk-dusmanlarindan-biri-bencillik-1546.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/duygusal-zekanin-en-buyuk-dusmanlarindan-biri-bencillik-1546.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/duygusal-zekanin-en-buyuk-dusmanlarindan-biri-bencillik-1546-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/duygusal-zekanin-en-buyuk-dusmanlarindan-biri-bencillik-1546.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/duygusal-zekanin-en-buyuk-dusmanlarindan-biri-bencillik/4730/</link>
			<pubDate>Mon, 20 Jan 2025 12:45:40 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Neden Ağlarız? Uzmanı Açıkladı, İşte Detaylar..]]></title>
			<description><![CDATA[Ağlamak, insan deneyiminin en temel ve evrensel duygusal tepkilerinden biri. Çoğu zaman üzüntüyle ilişkilendirilir olsa da, mutluluk, öfke, korku gibi birçok farklı duyguyu ifade etmenin bir yolu olarak da kullanılabilir. Peki neden ağlıyoruz ve gözyaşı ne işe yarıyor? İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.
]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bilimsel araştırmalar üç temel sebep nedeniyle gözyaşına ihtiyaç duyduğumuzu ortaya koyarken, bu ilginç vücut sıvısının neden tuzlu olduğunu açıklıyor. Tahmin edilebilir bir veri olsa da, kadınların erkeklere göre daha fazla ağladığı da bilimsel olarak kanıtlanmış.

Konunun tüm bilinmeyenlerini ve gözyaşı gerçeğini, Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Levent Tahsin Özdöker Keyfiniz.com için yorumladı.

Ağlamanın Psikolojik Yönü

Ağlamak, çoğunlukla güçlü bir duygu yükü ile tetiklenir. Bu duygular, stres, üzüntü, korku, mutluluk, hatta öfke gibi çeşitli durumlar olabilir. “Ağlama, beynimizin duygusal merkezleriyle bağlantılı bir şekilde ortaya çıkar. Beyindeki limbik sistem, bizi güçlü duygulara yönlendirir ve bu da gözyaşlarını tetikler. Aslında ağlamak, ruh halimizin bir yansımasıdır ve içsel bir boşalım sağlar. Ağlamanın sadece duygusal bir tepki olmadığını, aynı zamanda vücudumuzun biyolojik bir savunma mekanizması olduğunu unutmayalım.



Ağlamak, vücutta bir tür rahatlama sağlar. Stresli veya yoğun bir durumdan sonra gözyaşları, vücudun kimyasal dengesini yeniden kurmaya yardımcı olabilir. Ayrıca gözyaşları, gözleri nemlendirerek yabancı maddelerden arındırılmasına da katkıda bulunur. İlginç bir şekilde, gözyaşı dökerken sadece psikolojik değil, biyolojik anlamda da kendimizi iyileştirmiş oluruz. Birçok araştırma, gözyaşlarının stresle ilintili toksinleri vücuttan atmak için önemli bir yol olduğunu gösteriyor.

Üç Çeşit Gözyaşı: Her Biri Farklı Bir Amaca Hizmet Ediyor

1. Temel Gözyaşları:
 Göz, sürekli olarak gözyaşı içinde yer alır. İçerisinde yağ, mukus, su ve tuz bulunan bu sıvı, enfeksiyonlarla mücadele açısından etkilidir. Yağ, gözyaşlarının buharlaşarak atmosfere gitmesini engeller. Gözleri kırpmak ise gözyaşının göz yüzeyine eşit dağılmasını sağlar. Bu, gözlerimizin her an nemli kalmasını sağlayarak sağlıklı bir görme sağlamak için gereklidir.

2. Göz Yıkama Yaşları:
 Göze toz, toprak kaçması veya soğan doğrarken yaşanan durumdur. Gözyaşları burada gözün temiz kalması ve nemli yapısının korunması için gözlerden çıkar. Bu tip gözyaşları, gözlerin savunma mekanizması gibi çalışarak, çevresel faktörlere karşı koruma sağlar.

3. Duygusal Yaşlar:
 Acı, sevinç, üzüntü, kızgınlık gibi güçlü duygular nedeniyle ortaya çıkan gözyaşlarıdır. Diğer gözyaşlarına nazaran daha fazla hormon bulundurur ve ağrı kesici özelliği vardır. Ayrıca gözyaşı dökmek, stresle ilintili toksinlerin atılmasını da sağlar. Bu nedenle özellikle acı ve üzüntü duyduğumuzda akıttığımız gözyaşı bizi rahatlatır. İlginçtir ki, ağladıkça duygusal rahatlamamız artar, bu da hem psikolojik hem de fiziksel olarak iyileşmemize yardımcı olur.



Gözyaşlarının Tuzlu Olmasının Sebebi

İnsan vücudunda ki tüm sıvılar tuz içerir. Gözyaşında bulunan tuz, mikroorganizmaların yaşaması için kritik bir öneme sahiptir. Bunun dışında, gözyaşının tuzlu olmasının bir başka nedeni de, gözlerin aşırı kurumasını engellemektir. Tuz, sıvıların göz yüzeyinde daha uzun süre kalmasını sağlar, bu da gözleri nemli tutarak korur. Ayrıca gözyaşının tuzlu olması, gözdeki yabancı maddelerin ve potansiyel zararlı mikropların temizlenmesine yardımcı olur.

Kadınlar Erkeklerden Daha Fazla Ağlar Mı?

Evet, kadınlar erkeklerden %60 oranında daha fazla ağlıyor. Bunun nedeni tam olarak bilinmezken, kadınların duygusal altyapısının daha güçlü olduğu ve bu yüzden daha fazla ağladıkları öne sürülen bir düşüncedir. Ayrıca, kadınların genetik yapıları ve hormon düzeyleri de ağlama eğilimlerini etkileyebilir. Erkeklerin ise gözyaşı kanallarının daha dar olması nedeniyle gözyaşlarını daha az üretmeleri muhtemeldir. Ancak, ağlamanın bireysel farklar gösterdiği ve her bireyin duygusal yanıtlarının farklı olduğu unutulmamalıdır.

Gözyaşı Fazlalığı veya Yokluğu: Sağlık Sorunlarının İpucu

Soğuk algınlığı gibi durumlarda gözlerinizden fazlaca gözyaşı süzülebilir. Bu, vücudun bir savunma mekanizması olarak çalışır ve dış etkenlerden korumaya yardımcı olur. Ancak bazı durumlarda, gözyaşı üretimi azalarak gözler kuru kalabilir. Gözyaşı bezleri, temel gözyaşını oluşturmak için yeterli yağ üretmezse gözler kuru kalabilir ve bu durum görmeyi zorlaştırabilir.

Öte yandan, bazı hastalıklar veya kullanılan ilaçlar gözyaşı üretimini etkileyebilir. Özellikle yaşlandıkça gözyaşı bezlerinin çalışması zayıflar ve bu da göz kuruluğuna neden olabilir. Bu durum, gözdeki yanma, batma hissi, bulanık görme gibi sorunlara yol açabilir. Eğer gözyaşı üretiminizde belirgin bir artış veya azalma fark ederseniz, bir göz doktoruna başvurmanız önemlidir.



Ağlama ve Göz Sağlığı

Gözyaşları sadece duygusal rahatlama sağlamaz, aynı zamanda göz sağlığımız için de kritik bir rol oynar. Gözler, dış etkenlere karşı savunmasızdır ve gözyaşı bu savunmayı güçlendiren önemli bir unsurdur. Gözyaşlarının koruyucu etkileri sayesinde gözümüz, toz, kir ve mikroplara karşı daha dayanıklı hale gelir. Ayrıca, gözyaşı dökme işlemi vücutta bir tür rahatlama sağlayarak, hormon dengesizliğini giderir ve daha sağlıklı bir psikolojik durum yaratır.

Ağlamak vücudumuzun doğal bir tepkisi olup, hem psikolojik hem de fiziksel iyileşmeyi destekleyen önemli bir işlevi yerine getirir. Hem duygusal rahatlamaya yardımcı olur hem de göz sağlığımızı korur. Gözyaşları, bedenimizin dış dünyaya karşı savunmasını güçlendiren, ruh halimizi dengeleyen ve kimyasal dengenin sağlanmasına yardımcı olan eşsiz bir sıvıdır. Unutmayın, ağlamak bazen en sağlıklı tepki olabilir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/neden-aglariz-uzmani-acikladi-iste-detaylar-4916.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/neden-aglariz-uzmani-acikladi-iste-detaylar-4916.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/neden-aglariz-uzmani-acikladi-iste-detaylar-4916-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/neden-aglariz-uzmani-acikladi-iste-detaylar-4916.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/neden-aglariz-uzmani-acikladi-iste-detaylar/4689/</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jan 2025 00:01:11 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Günlük Seslerin Gizli Düşmanı: Mizofoni]]></title>
			<description><![CDATA[Mizofoni, belirli seslere karşı aşırı duyarlılık ve rahatsızlık hissiyle karakterize bir durum. Bu durum, günlük hayatta sıkça karşılaşılan çiğneme, nefes alma, kalem tıklatma gibi seslere karşı ani öfke, tiksinme ya da kaçınma tepkilerine neden olabilir. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Mizofoni, kelime anlamıyla “sese tahammülsüzlük” anlamına gelir. Ancak bu durum, sıradan bir hassasiyetten çok daha derin bir deneyimdir. Mizofoniye sahip kişiler, genellikle belirli seslere karşı yoğun bir öfke, tiksinti ya da rahatsızlık hissederler. Bu sesler çoğunlukla yemek yeme, nefes alma, tırnak tıklatma veya klavye tuşları gibi günlük hayatın sıradan sesleridir.

Mizofoni Belirtileri Nelerdir?

Mizofonisi olan bireylerde, tetikleyici seslerle karşılaştıklarında aşağıdaki tepkiler gözlemlenebilir:


	Ani öfke veya rahatsızlık hissi,
	Kaçınma davranışları (örneğin tetikleyici seslerden uzaklaşma),
	Kaygı veya huzursuzluk,
	Fiziksel tepkiler (örneğin kalp çarpıntısı, terleme).




Nedenleri Nelerdir?

Mizofoninin altında yatan nedenler tam olarak bilinmese de, araştırmalar bu durumun duyusal işleme ile ilgili bir bozukluk olabileceğini düşündürüyor. Beynin bazı bölgelerinin, özellikle de duygusal tepkileri işleyen alanların, bu duruma dahil olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, mizofoninin erken yaşlarda başladığı ve zamanla şiddetlenebileceği bilinmektedir.

Mizofoni ile Nasıl Baş Edilir?

Mizofoni tedavi edilebilir bir durumdur. Kişinin yaşam kalitesini artırmak için uygulanabilecek yöntemler şunlardır:


	Farkındalık ve Kabul: Mizofoniyi tanımak ve bunu bir sorun olarak kabul etmek, ilk adımdır.
	Terapötik Müdahaleler: Bilişsel davranışçı terapi (BDT) ve farkındalık temelli yaklaşımlar, mizofoni belirtilerini yönetmekte etkili olabilir.
	Ses Terapisi: Tetikleyici seslerin etkisini azaltmaya yönelik özel terapiler, beyindeki duyusal işlemeyi yeniden düzenlemeye yardımcı olabilir.
	Kaçınma Yerine Adaptasyon: Kaçınmaktan ziyade tetikleyici durumlarla baş etme stratejileri geliştirmek önemlidir.




Son Söz

Mizofoni, kişinin hem sosyal hem de kişisel hayatında ciddi zorluklara neden olabilir. Ancak farkındalık ve doğru destekle bu durumun yönetilmesi mümkündür. Eğer kendinizde ya da bir yakınınızda mizofoni belirtileri fark ediyorsanız, bir uzmandan destek almayı ihmal etmeyin.

Unutmayın, her sesi kontrol edemezsiniz ama tepkilerinizi yönetmek mümkündür!

Psk. Esra Kütle

Doktor Sitesi
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/mizofoni-nedir-3560.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/mizofoni-nedir-3560.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/mizofoni-nedir-3560-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/mizofoni-nedir-3560.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/mizofoni-nedir/4614/</link>
			<pubDate>Wed, 15 Jan 2025 17:23:03 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Hayalleri Gerçeğe Dönüştürmenin Önemi]]></title>
			<description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, Keyfiniz.com'a hayallerin gerçekleştirilebilmesi için hangi adımların...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, Keyfiniz.com'a hayallerin gerçekleştirilebilmesi için hangi adımların atılması gerektiği ve içsel motivasyonun nasıl sağlanacağı konusunda bilgi verdi.

Hayalleri gerçeğe dönüştürmenin, güçlü bir içsel motivasyon ve doğru stratejilerle mümkün olabileceğini belirten Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, ilk adımı atmanın önünde öz-yeterlilik inancı ve sosyal desteğin rolü gibi psikolojik engeller olabileceğini söyledi.

Başarısızlık korkusunu aşmak için olumlu öz-konuşma, mindfulness ve hedefleri küçük adımlara bölme gibi yöntemlerin önemli olduğuna değinen Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven “Başarısızlık korkusunu aşmak için, başarısızlıkları bir öğrenme fırsatı olarak görmek ve yeniden çerçevelemek faydalıdır.” dedi. Çevresel faktörlerin sağladığı destek ve yarattığı stresin, bireyin motivasyonunu doğrudan etkilediğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, hayal kurmanın kişisel hedeflere ulaşmada bir rehber ve motivasyon kaynağı olduğunu, ancak bu hayallerin eyleme geçirilebilir şekilde planlanması gerektiğini vurguladı.



İçsel inançlar, çevresel faktörler, geçmiş deneyimler ve psikolojik engeller ilk adımı belirliyor

Kişinin hayallerini gerçekleştirmek için ilk adımı atmaya karar verme sürecinin, birçok psikolojik faktörün etkileşimiyle şekillendiğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “İçsel motivasyon, kişinin hedefe ulaşırken kendini anlamlı ve tatmin olmuş hissetmesiyle ilgilidir. Bu duygu, adım atmayı teşvik eder. Öz-yeterlilik, kişinin belirli bir görevde başarılı olacağına olan inancıdır ve yüksek öz-yeterlilik, harekete geçme isteğini artırır.” dedi.

Ancak, başarısızlık korkusu, kaygı ve belirsizlik gibi duyguların, harekete geçmeyi engelleyebileceğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “Sosyal destek, çevremizdeki kişilerin cesaretlendirici rolüyle kişiyi teşvik edebilirken, toplumsal onay arayışı da adım atma kararını etkileyebilir. Kişinin geçmiş deneyimleri de önemli bir rol oynar. Başarılı deneyimler güven duygusu yaratırken, başarısızlıklar çekingenliğe yol açabilir. Bilinçli ve bilinçdışı inançlar, bireyin ne kadar cesur olacağı üzerinde etkili olabilir. Örneğin, ‘başaramam’ düşüncesi, kişiyi harekete geçmekten alıkoyabilir. Ayrıca, hedeflerin netliği, zaman yönetimi ve planlama becerisi de kritik öneme sahiptir. Eğer kişi hedefe giden yolu ve atılması gereken adımları belirlemişse, harekete geçmek daha kolay hale gelir. Sonuç olarak, bir kişi ilk adımı atarken, içsel inançları, çevresel faktörler, geçmiş deneyimler ve psikolojik engellerin birleşimi kararlarını yönlendirir.” diye konuştu.



Başarısızlıkları bir öğrenme fırsatı olarak görmek gerekir…

İlk adımı atmaya karar vermekte karşılaşılan psikolojik engelleri aşmak için çeşitli stratejiler uygulanabileceğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İlk olarak, büyük hedeflerin korkutucu olabileceği göz önünde bulundurularak, hedefi küçük ve ulaşılabilir adımlara bölmek önemlidir. Bu, kişiye başarı duygusu kazandırır ve motivasyonu artırır. Ayrıca, içsel eleştirmenin engellerini aşmak için olumlu öz-konuşma teknikleri kullanılabilir. Kişi kendine ‘başarabilirim’ gibi destekleyici ifadelerle yaklaşarak özgüvenini güçlendirebilir. Korku ve kaygıyı yönetmek için mindfulness gibi teknikler, duyguları kabul etmeyi ve buna rağmen adım atmayı sağlar. Sosyal destek almak da kritik bir stratejidir; aile, arkadaşlar veya mentorlar kişinin cesaretini artırabilir ve yol almasını kolaylaştırabilir.

Başarısızlık korkusunu aşmak için, başarısızlıkları bir öğrenme fırsatı olarak görmek ve yeniden çerçevelemek faydalıdır. Ayrıca, görselleştirme teknikleriyle hedefe ulaşmayı zihinsel olarak canlandırmak, kişiye güven ve motivasyon kazandırır. Detaylı bir planlama yaparak hedefe ulaşmak için atılacak adımlar netleştirilebilir, bu da karar alma sürecini basitleştirir. Kişinin, başkalarının beklentilerinden bağımsız olarak kendi değerleri ve hedefleri doğrultusunda hareket etmesi de önemlidir. Küçük başarıları takip etmek ve kutlamak, ilerlemenin somut bir göstergesi olurken, esneklik ve adaptasyon yeteneği, yolunda engeller çıkarsa strateji değiştirmeyi mümkün kılar. Tüm bu stratejiler, kişinin ilk adımı atma sürecini kolaylaştırır ve psikolojik engelleri aşmasına yardımcı olur.”

Çevresel faktörlerin sağladığı destek ve yarattığı stres kişinin içsel motivasyonunu şekillendiriyor

Kişinin kendini motive etme sürecinde çevresel faktörlerin, özellikle aile, arkadaşlar ve iş ortamının büyük bir rol oynadığına vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “Bu faktörler hem pozitif hem de negatif yönde etkileyebilir. Aile, bireyin duygusal desteği, güven duygusu ve değerler sistemi açısından önemli bir kaynak olabilir. Pozitif bir aile ortamı, kişiyi cesaretlendirir ve hedeflerine ulaşma konusunda güçlü bir motivasyon sağlar.” dedi.

Arkadaşların da benzer şekilde sosyal destek sunarak, birlikte belirlenen hedeflere ulaşma yolunda kişinin kararlılığını artırabileceğini belirten Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “İş ortamı da motivasyonu doğrudan etkiler. Destekleyici ve ödüllendirici bir iş ortamı, çalışanların daha verimli ve motive olmalarını sağlar. Ancak toksik bir iş ortamı, sürekli baskı, olumsuz eleştiriler veya adil olmayan ödüllendirme sistemi, kişinin özgüvenini sarsarak motivasyonu olumsuz yönde etkileyebilir.” açıklamasını yaptı.

Çevresel faktörlerin olumlu etkisinin, kişinin hedeflerine ulaşmaya yönelik enerjisini artırırken, olumsuz etkilerin ise kaygı, stres ve tükenmişlik gibi durumları tetikleyebildiğinin altını çizen Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, çevresel faktörlerin sağladığı destek ve yarattığı stres seviyesinin, kişinin kendi içsel motivasyonunu doğrudan şekillendirdiğini söyledi.



Hayallerin pratiğe dökülmesi ve adım adım hedeflere dönüştürülmesi önemli!

Hayal kurmanın, kişisel hedeflere ulaşma yolunda güçlü bir araç olabileceğine değinen Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “Çünkü bireyin ideal bir geleceği zihinsel olarak canlandırması, ona hem motivasyon hem de net bir yol haritası sunar. Psikolojik olarak, hayal kurma, beynin hedeflere yönelik olumlu duygular uyandırmasına ve hedefe ulaşmanın nasıl bir şey olacağına dair güçlü bir görselleştirme yapmasına yardımcı olur. Bu süreç, kişinin özgüvenini artırabilir ve başarıya ulaşmanın mümkün olduğu inancını pekiştirebilir.” dedi.

Ayrıca, hayal kurmanın, bireyi hedefe ulaşmak için gereken adımları ve stratejileri düşünmeye teşvik ettiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, sözlerini şöyle tamamladı:

“Böylece kişisel planlamayı ve problem çözmeyi destekler. Bir hedefe dair hayaller, bireyin motivasyonunu sürdürmesine yardımcı olabilir, çünkü zihinsel olarak başarılı olma görüntüsü, kaygıyı azaltır ve zorluklarla karşılaşıldığında dayanıklılığı artırır. Bununla birlikte, aşırı hayal kurma, gerçekçi olmayan beklentiler oluşturabilir ve kişiyi harekete geçmekten alıkoyabilir, bu yüzden hayallerin pratiğe dökülmesi ve adım adım hedeflere dönüştürülmesi önemlidir. Özetle, hayal kurma, kişisel hedeflere ulaşma sürecinde bir rehber ve motivasyon kaynağı olarak işlev görür, ancak gerçekçi ve eyleme geçirilebilir bir şekilde uygulanmalıdır.


Tahmini okuma suresi: 6 dakika.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/hayalleri-gercege-donusturmenin-psikolojisi-1500.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/hayalleri-gercege-donusturmenin-psikolojisi-1500.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/hayalleri-gercege-donusturmenin-psikolojisi-1500-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/hayalleri-gercege-donusturmenin-psikolojisi-1500.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/hayalleri-gercege-donusturmenin-onemi/4564/</link>
			<pubDate>Mon, 13 Jan 2025 12:05:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Helikopter Ebeveynlik: Ruhsal ve Sosyal Gelişim İçin Gizli Tehditler]]></title>
			<description><![CDATA["Çocuğunun her adımını kontrol eden, sürekli denetleyen ve ona neredeyse hiç nefes alma alanı bırakmayan anne babaları” tanımlamak için kullanılan helikopter ebeveynlik, çocuğun ruhsal ve sosyal gelişimi için riskler taşıyor. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Helikopter ebeveynlik, çocuklarının her adımında onlara çok yakın durarak, neredeyse her kararı onların yerine veren bir ebeveynlik tarzıdır. Bu yaklaşım ilk bakışta çocuğa olan aşırı sevgi ve koruma içgüdüsüyle açıklanabilse de, uzun vadede hem çocuk hem de aile için ciddi sorunlara yol açabiliyor.

Keyfiniz.com'a konuyla ilgili açıklamalarda bulunan İstanbul Atlas Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. T. Gül Şendil, çocuğunun her adımını kontrol eden ebeveynler için kullanılan helikopter ebeveynlik ve bu ebeveynlik tarzının çocuğun gelişimi üzerindeki etkilerini değerlendirdi.

Prof. Dr. T. Gül Şendil, aşırı kontrolün çocuklarda özgüven eksikliği, duygusal stres ve riskli davranışlarda bulunma eğilimine yol açabileceği uyarısında bulundu. Şendil, ebeveynlerin biraz geri çekilerek çocukların hayatı kendi yollarıyla öğrenmesine izin vermesi gerektiğini vurguladı.

Helikopter ebeveynlik teriminin, “Çocuğunun her adımını kontrol eden, sürekli denetleyen ve ona neredeyse hiç nefes alma alanı bırakmayan anne babaları” tanımlamak için kullanıldığını belirten Şendil, “Ebeveynler bunu genelde ‘en iyisini yapmak’ adına yapıyor ama araştırmalar bunun çocukların ruh sağlığından kariyer seçimlerine kadar pek çok alanda ciddi sorunlara yol açtığını gösteriyor” diye konuştu.



Özgüven eksikliği ve duygusal strese neden oluyor

Helikopter ebeveynliğin, çocuklarda kaygı ve depresyon riskini artırdığına dair birçok çalışma bulunduğunu belirten Şendil, “Aşırı kontrol, çocuklarda özgüven eksikliğine ve duygusal strese sebep oluyor. Örneğin bir araştırmaya göre bu tarz ebeveynlik, çocuklarda ‘mükemmeliyetçi’ bir yapıya neden oluyor. Bunun sonucu olarak, çocuklar kendilerini sürekli baskı altında hissediyor ve asla yeterince iyi olmadıklarını düşünüyorlar. Bazı anne babalar, çocuklarının eğitim hayatına o kadar müdahale ediyor ki bu durum, çocuğun ders çalışma isteğini bile olumsuz etkiliyor. Çocuklar, ders çalışmayı bir "zevk" değil, sadece anne babasını memnun etmek için yaptığı bir görev olarak görüyor. Bu da uzun vadede akademik başarının düşmesine yol açıyor” uyarısında bulundu.

Kariyer seçimlerinde kararsız oluyorlar

Ayrıca çocukların kariyer seçimlerinde daha kararsız olduklarını ve hata yapma korkusuyla yeni fırsatlara açık olamadıklarını ifade eden Şendil, “Aşırı müdahaleci ebeveynlerin çocukları, arkadaşlık ve romantik ilişkilerde kendilerini yeterince başarılı hissetmiyor. Çocuklar, kendi kararlarını almakta zorlandıkları için sosyal çevrelerinde bağımsız bir birey gibi hareket edemiyorlar. Bu da uzun vadede ilişki problemlerine yol açıyor” diye konuştu.

Riskli davranışlara yol açabiliyor

Ebeveynlerin her konuda çocuklarını korumaya çalışırken aslında onların bağımsızlık geliştirme şansını da ellerinden aldığına dikkat çeken Şendil, “Bu durum, bazı çocuklarda riskli davranışların ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Örneğin, bir araştırmada aşırı kontrol edilen gençlerin daha fazla alkol kullandığı tespit edilmiş. Çünkü bu gençler, bağımsızlıklarını kanıtlamak için farklı yollara başvuruyorlar” dedi.



Gerektiğinde rehberlik edilmeli

Helikopter ebeveynler için en önemli tavsiyenin, çocuklarının bağımsızlıklarını teşvik etmek ve karar verme süreçlerinde onlara daha fazla alan tanımak olduğunu belirten Şendil, “Çocukların hata yapmasına izin vermek, onların gelişimi için kritik öneme sahip. Unutmayın, çocukların yanında olmak elbette önemli. Ama bu, onları sıkıca kontrol etmek anlamına gelmiyor. Daha çok, onları desteklemek ve gerektiğinde rehberlik etmek şeklinde olmalı. Çocukların kendi ayakları üzerinde durmalarına fırsat verildiğinde hem daha sağlıklı bireyler yetişir hem de ebeveynler gereksiz bir yıpranmadan korunmuş olur” diye konuştu.

Çocukların deneyimleyerek öğrenmesine izin verilmeli

Prof. Dr. T. Gül Şendil, sözlerini şöyle tamamladı:

“Sonuç olarak helikopter ebeveynlik niyet olarak iyi görünse de uzun vadede çocukların hem ruhsal hem de sosyal gelişimi için ciddi riskler taşıyor. Belki de en iyisi, biraz geri çekilip çocukların da hayatı kendi yollarıyla öğrenmesine izin vermek. Çünkü hayat, deneyimlerden öğrenildiğinde daha anlamlı.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/helikopter-ebeveynlik-ruhsal-ve-sosyal-gelisim-icin-gizli-tehditler-808.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/helikopter-ebeveynlik-ruhsal-ve-sosyal-gelisim-icin-gizli-tehditler-808.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/helikopter-ebeveynlik-ruhsal-ve-sosyal-gelisim-icin-gizli-tehditler-808-t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/helikopter-ebeveynlik-ruhsal-ve-sosyal-gelisim-icin-gizli-tehditler-808.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/helikopter-ebeveynlik-ruhsal-ve-sosyal-gelisim-icin-gizli-tehditler/4534/</link>
			<pubDate>Sat, 11 Jan 2025 13:16:39 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Uzaktan Çalışmak 'Kalabalık Yalnızlık' Duygusunu Artırdı!]]></title>
			<description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Barış Erdoğan, yaklaşık 1 milyon kişinin katıldığı halk oylamasında 2024 yılının kelimesi seçilen, 'kalabalık yalnızlık' kavramını değerlendirdi. İşte detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yaklaşık 1 milyon kişinin katıldığı halk oylamasında “2024 Yılının Kelimesi” seçilen “kalabalık yalnızlık” kavramını değerlendiren Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Barış Erdoğan, yalnızlığın hissedildiği en önemli mekanlardan birinin de iş yerleri olduğunu söyledi. Prof. Dr. Barış Erdoğan, “Yüksek rekabetçi ortam ve tempoda çalışanlar kendilerini diğer çalışanların arasında yalnız hissediyorlar.” dedi. 

Aile içinde ‘ekransız akşam yemeği’ kuralı getirilebileceğini de ifade eden Prof. Dr. Erdoğan, “Sevdiklerimizle daha çok yüz yüze sohbet edebiliriz.” dedi.

Kalabalıkların bir parçası ama yalnız!

Modern zamanı ‘insanlık tarihinde bireylerin hiç olmadıkları kadar geniş insan çevreleriyle etkileşim içinde olduğu ama aynı zamanda bir o kadar da kendilerini bu kalabalıklar içinde yalnız hissettiği bir dönem’ olarak tanımlayan Prof. Dr. Barış Erdoğan, “Türk Dil Kurumumun yılın kelimesi ilan ettiği ‘Kalabalık yalnızlık’ kavramı da tam bu durumu açıklıyor. Çağdaş insan dijital ya da fiziksel anlamda kalabalıkların parçası olsa da her geçen gün daha fazla içsel bir kopukluk ve yalıtılmışlık hissiyle yaşıyor.  Günümüzün büyük şehirlerinde yüksek nüfus, hızlı yaşam temposu, geleneksel mahalle ve komşuluk ilişkilerinin zayıflaması insanların birbirine yabancılaşmasına yol açtı. Aynı apartmanda, hatta aynı evde fiziksel olarak birbirine yakın bireyler arasında bile duygusal mesafeler büyüyor. Üstelik sosyal medya üzerinden yüzlerce ‘arkadaş’ a sahip olmak, her zaman derin bir paylaşıma karşılık gelmiyor; aksine çoğunlukla bu etkileşimler yüzeysel ve ‘zayıf’ bağlar ağına dönüşüyor. Bize ne güvence veriyor ne de bir sıcaklık.” diye konuştu.



Bağlantı sayısı artsa da ilişkilerin niteliği zayıflıyor!

Sanal ortamdaki bu ‘zayıf’ bağların derinlikten yoksun olduğunu çarpıcı biçimde gösteren olaylardan birinin 2010 yılında yaşandığını anlatan Prof. Dr. Barış Erdoğan, “42 yaşındaki İngiliz bir kadın, Noel gecesi Facebook’taki 1082 arkadaşına ‘Bütün ilaçlarımı aldım, birazdan öleceğim, herkese elveda’ mesajını gönderdi. Mesajı gören hiçbir arkadaşı ne onun evine gitmiş ne de acil servisi aramıştı; bunun yerine 148 yorum yazarak durumu uzaktan ve çoğu kez yargılayıcı, alaycı ya da merak giderici şekilde tartışmışlardı. Bu trajik örnek, sosyal medya üzerinden kurulan onca ‘arkadaşlığın’ gerçek bir yardım, ilgi veya dayanışma arayışında ne denli yetersiz kalabileceğini gözler önüne seriyor. Fiziksel kalabalıklar içinde yaşanan kopukluk durumu, dijital dünyada da aynı paradoksu tekrarlıyor: Bağlantıların sayısı artarken ilişkilerin niteliği zayıflıyor. Diğerleri tarafından ‘anlaşılma’ ve ‘ait olma’ ihtiyaçlarımız karşılanamadıkça kendimizi kalabalıklar içinde yalnız hissediyoruz.” dedi.

Aile içinde ‘ekransız akşam yemeği’ kuralı getirilebilir

Kalabalıklar içinde yalnız hissetmemek için bireysel çaba kadar yapısal değişikliklere ve politikalara yön verecek kamu idaresinin desteğine ihtiyaç olduğunu da dile getiren Prof. Dr. Barış Erdoğan, “Bireysel olarak aile içinde ‘ekransız akşam yemeği’ kuralı getirebiliriz, sevdiklerimizle daha çok yüz yüze sohbet edebiliriz. Arkadaşlarımızla düzenli olarak küçük buluşmalar ayarlamak, beraber yürüyüş yapmak, kitap kulüpleri gibi etkinliklere katılmak da yalnızlık duygusuna karşı iyi gelebilir. Ama ne yazık ki tüm bunlar yalnızlık duygusunu tamamen bitirmeye yetmez. Çünkü sorunun kökünde bazı yapısal meseleler var ve bunları aşmak için devletin, yerel yönetimlerin ve kurumların ciddi adımlar atması şart.” ifadelerini kullandı.

Mahalle buluşmaları, sokak şenlikleri ya da iftarları yapılabilir…

Büyük şehirlerde artık eskisi gibi “mahalle” kavramının pek kalmadığına da dikkat çeken Prof. Dr. Barış Erdoğan, “Kentsel dönüşüm ve göç dalgaları derken yan komşumuzun kim olduğunu bile çoğu zaman bilmiyoruz. Mahalle buluşmaları, sokak şenlikleri ya da iftarları gibi etkinlikler düzenlense insanları bir araya getirmek daha kolay olur. Belediyeler bu konuda öncü olabilir; sadece asfalt dökmekle kalmayıp komşular arası kaynaşmayı sağlayacak kamusal alanlar ve etkinlikler yaratabilirler.” dedi.

Sosyal medya ortak ilgi alanları etrafında yüz yüze iletişim kurmayı teşvik edebilir

Dijital dünyanın içine de biraz düzen getirmek gerektiğini dile getiren Erdoğan, “Sosyal medyada çok takipçiye sahip olmak gerçek arkadaşlık bağları kurduğumuz anlamına gelmiyor. Biraz fantezi gibi ama sosyal platformlar kullanıcıları sadece çevrimiçi kalmaya değil fiziksel etkinliklerde buluşmaya, ortak ilgi alanları etrafında yüz yüze iletişim kurmaya teşvik edebilir. Bu tür uygulamalar zayıf bağları güçlü dostluklara dönüştürmenin yolunu açabilir.” diye konuştu.



Uzaktan çalışma kalabalık yalnızlık duygusunu artırdı

Yalnızlığın hissedildiği en önemli mekanlardan birinin de iş yerleri olduğunu söyleyen Prof. Dr. Barış Erdoğan, sözlerini şöyle tamamladı:

“Yüksek rekabetçi ortam ve tempoda çalışanlar kendilerini diğer çalışanların arasında yalnız hissediyorlar. İş yerlerinde çalışanların birbirini tanıyabileceği atölyeler, takım çalışmaları ve sosyal etkinlikler düzenlense ‘sabah gel, akşam çık’ döngüsü biraz kırılır. Uzaktan çalışma kalabalık yalnızlık duygusunu artırdı. Özellikle uzaktan ya da hibrit çalışanlar için düzenli yüz yüze toplantılar, ‘ekibin bir parçasıyım’ hissini güçlendirir.

Gönüllülük ve dayanışma projelerini de unutmamak lâzım. Sosyal yardımlaşma kuruluşlarına katılan, bir sivil toplum inisiyatifinde aktif görev alan kişi hem topluma faydalı olur hem de benzer değerleri paylaşan insanlarla tanışarak daha derin ve anlamlı bağlar kurar. Bu kültürü okul çağlarından itibaren çocuklarımıza kazandırmamız gerekir. Özetle devlet kurumlarından sosyal medyaya, belediyelerden iş yerlerine kadar tüm kurumların elini taşın altına koyması şart.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/uzaktan-calismak-kalabalik-yalnizlik-duygusunu-artirdi-2871.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/uzaktan-calismak-kalabalik-yalnizlik-duygusunu-artirdi-2871.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/uzaktan-calismak-kalabalik-yalnizlik-duygusunu-artirdi-2871-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/uzaktan-calismak-kalabalik-yalnizlik-duygusunu-artirdi-2871.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/uzaktan-calismak-kalabalik-yalnizlik-duygusunu-artirdi/4516/</link>
			<pubDate>Fri, 10 Jan 2025 11:54:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Madonna sendromu yaşayan kadınlar için öneri ve çözümler]]></title>
			<description><![CDATA[Terimin kökeni şarkıcı Madonna'nın bağımsız, güçlü ve özgür ruhlu kadın imajıyla özdeşleşmesi nedeniyle bu tür bir durumla ilişkilendirilmiştir. Bu sendromu...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Terimin kökeni şarkıcı Madonna'nın bağımsız, güçlü ve özgür ruhlu kadın imajıyla özdeşleşmesi nedeniyle bu tür bir durumla ilişkilendirilmiştir. Bu sendromu yaşayan kadınlar, genellikle şu duygularla karşı karşıya kalabilir;

• İlişkilerde denge bulamama: Başarılı ve güçlü olduklari için eşit düzeyde bir partner bulmakta zorlanabilirler.



• Toplumsal yargılarla mücadele: Güçlü ve bağımsız oldukları için "soğuk" veya "ulaşılmaz" gibi algılanabilirler.

• İlişkilere zaman ayıramama: Kariyer ve hedeflere odaklanırken ilişkilere yeterince enerji ve zaman ayıramadıklarını hissedebilirler.

Bu sendrom, bireyin kendini ifade ediş tarzı, toplumsal beklentiler ve bireysel psikolojik dinamikler arasında bir çatışma yaşadığına işaret eder. Ancak bu tür zorluklar, terapi ve öz farkındalık çalışmalarıyla ele alınabilir. Daha fazla detay isterseniz, bunun psikolojik veya kültürel yönlerini tartışabiliriz.



Çözüm:

Madonna Sendromu'nu çözmek, kişinin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde bir denge bulmasını gerektirir. Bu süreç, kişinin kendi değerlerini, isteklerini ve beklentilerini netleştirmesiyle başlar. Bu durumun üstesinden gelmek için işte bazı yaklaşımlar:

Kendi Değerlerini ve Önceliklerini Belirlemek

• Kendi başarılarını ve bağımsızlığını takdir etmek önemlidir, ancak ilişkilerde de ne aradığını netleştirmek gerekir.

• Hayatta kariyer, ilişkiler ve kişisel mutluluk arasında bir denge kurmaya odaklanabilirler.



Toplumsal Kalıpları Sorgulamak

• Toplumun kadınlardan beklentileriyle yüzleşmek ve bu kalıpların kişisel mutluluğu nasıl etkilediğini anlamak önemlidir.

İlişki Dinamiklerini Gözden Geçirmek

• Partner seçimi sırasında eşit bir duygusal ve zihinsel bağ kurabilecek kişilerle ilişki geliştirmeye odaklanılabilir.

• İlişkilerde güçlü bir birey olmanın partner için bir tehdit değil, bir zenginlik olduğunu anlamak ve anlatmak önemlidir.



Kendi ihtiyaçlarını ifade Etmek

• Güçlü ve bağımsız kadınlar bazen duygusal ihtiyaçlarını göstermekten çekinebilirler. Bu bariyerin kaldırılması, daha derin bağlar kurmaya yardımcı olabilir.

• ilişkilerde açık iletişim kurarak beklentiler ve ihtiyaçlar paylaşılabilir.

Destek Almak

• Bireysel terapi, kişinin kendi duygusal ihtiyaçlarını anlamasına ve çözüm yolları bulmasına yardımcı olabilir.

• Grup terapileri veya kadın dayanışma grupları, benzer deneyimlerden geçen diger kişilerle destekleşmeyi sağlar.



Kariyer ve İlişki Dengesi

• Kariyer hedeflerini sürdürürken ilişkilere zaman ve enerji ayırmanın yollarını keşfetmek önemlidir. Bu, bilinçli bir zaman yönetimi ve önceliklendirme gerektirir.

Toplumsal Yargılardan Bağımsızlaşmak

• Başarı ve bağımsızlık gibi niteliklerin ilişkilerde bir "engel" değil, bir avantaj olduğunu hem kendine hem de çevresine hatırlatmak faydalıdır.

Özetle, bu sendromun çözümü, kişinin kendi kimliğiyle barışması, toplumsal beklentileri sorgulaması ve sağlıklı ilişki kurma becerilerini geliştirmesiyle mümkündür. Bu süreç zaman alabilir, ancak kendine karşı dürüst ve nazik olmak en önemli adımdır.

Psk. Melih Gündeş

Doktor Sitesi


Tahmini okuma suresi: 2 dakika.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/madonna-sendromu-nedir-ve-cozumleri-7347.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/madonna-sendromu-nedir-ve-cozumleri-7347.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/madonna-sendromu-nedir-ve-cozumleri-7347-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/madonna-sendromu-nedir-ve-cozumleri-7347.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/madonna-sendromu-yasayan-kadinlar-icin-oneri-ve-cozumler/4444/</link>
			<pubDate>Tue, 07 Jan 2025 00:01:01 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Öfkeli İnsanlar İçin 'İtfaiyeci Modeli' Önerisi]]></title>
			<description><![CDATA[Öfkede kişinin önce hissettiğini, ardından tepki verdiğini ve son olarak düşünmeye geçtiğini hatırlatan uzmanlar, bu konuda soğuk kanlı kalınması gerektiğini hatırlatarak, öfke ile mücadelede itfaiyeci modelini öneriyor. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Keyfiniz.com'a öfke kontrolü konusunu değerlendirdi, önerilerde bulundu.

Öfke sırasında verilen tepkiler arasında küsme, surat asma, bağırma, çağırma veya azarlama gibi davranışların yer aldığını ifade eden Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bunlar öfkenin dışa vurum şekilleri olarak değerlendirilebilir. Öfke kontrolü eğitiminde, kişilere öfkenin doğal ve insani bir duygu olduğunu, ancak bu duyguyla nasıl başa çıkılması gerektiğini öğretmeye çalışıyoruz.” dedi.

Öfke herkeste görülüyor

Öfkenin, insani bir duygu olduğunu ve herkeste görülmesinin de beklendiğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çocuklarda bile öfke doğal bir şekilde ortaya çıkar. Öfke genellikle kişinin kendini savunma ihtiyacı hissettiği, tehdit altında olduğu, korku yaşadığı veya güvende hissetmediği durumlarda oluşur. Bu süreçte kişi bir his yaşar, ardından bu hisse bir tepki verir ve en son düşünme aşaması devreye girer. Genellikle önce his, ardından davranış ve son olarak düşünme süreci işlediği için kişi hata yapabilir.” dedi.



Öfke sırasında verilen tepkiler neler?

Öfke sırasında verilen tepkiler arasında küsme, surat asma, bağırma, çağırma veya azarlama gibi davranışların yer aldığını ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bunlar öfkenin dışa vurum şekilleri olarak değerlendirilebilir. Öfke kontrolü eğitiminde, kişilere öfkenin doğal ve insani bir duygu olduğunu, ancak bu duyguyla nasıl başa çıkılması gerektiğini öğretmeye çalışıyoruz. Kişi engellendiğinde, psikolojik bütünlüğü tehdit altında hissettiğinde veya bazı ilkeleri ve kuralları zedelendiğinde öfke ve gerilim yaşayabilir. Bu gibi durumlarda kişinin hızlı bir şekilde analiz yapmayı öğrenmesi önemlidir. Öfke kontrolünde başarılı olmak için bu yeteneği geliştirmek gerekir.” diye konuştu.



Yargılanma korkusu öfkeyi tetikleyebiliyor!

Öfke kontrolü sürecinde özellikle olumsuz düşünce, inanç ya da kalıp yargıları araştırdıklarını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:

“Bir kişi kendini değersiz hissedebilir. Bir olayda önemsenmediğini, reddedildiğini ya da küçümsendiğini düşünebilir. ‘Benden hoşlanılmıyor, beni aşağılıyorlar, emeğime saygı gösterilmiyor’ gibi düşünceler geliştirebilir. Bazı durumlarda ise kişi, kendi kusurlarının ortaya çıkmasını istemediği için öfke duyabilir. Yargılanma korkusu öfkeyi tetikleyebilir. ‘Hatalarım ortaya çıkacak’ kaygısıyla öfkeyle tepki veren kişiler olabilir. Ancak bu tepki çoğu zaman bilinçli olarak verilmez. Bu kişiler, saygı görmeleri gerektiğine dair güçlü bir inanca sahip olabilirler. ‘Herkesten saygı görmeliyim’ düşüncesi, her olumsuz davranışı saygısızlık olarak algılamalarına neden olabilir. Bu da kişiye özgü öfkelenme nedenleri arasında yer alır. Her bireyin öfke sebebi kendine özgüdür ve bu nedenler, kişinin geçmiş deneyimleri ve algılarıyla şekillenir.”



Öfke anında ne yapılmalı?

Öfkede kişinin önce hissettiğini, ardından tepki verdiğini ve son olarak düşünmeye geçtiğini anlatan Prof. Dr. Tarhan, “ ‘ Yangın çıktığı zaman önce yangının söndürülmesi amaçlanır. Sonra soğutulur ve en son da nedenine bakılır. Öfke durumunda da itfaiyeci modeli ile yaklaşmak gerekiyor. Öfke için itfaiyeci modelini öneriyoruz. Önce söndür, sonra sebebini araştır” dedi.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Kişi öfkesinin farkına vardıktan sonra çözüm mümkündür. Ancak depresyon, öfkelilik şeklinde kendini gösterebiliyor. Bu, aslında öfkenin bir hastalık gibi olduğunu gösteriyor.” ifadesinde bulundu.

Duygu durum bozukluğu öfkeyi artırabiliyor

Kişide duygu durum bozukluğu eğilimi varsa, bu durumun öfkeyi artırabileceğini dile getiren Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “2000'li yıllarda Türkiye'ye manyetik uyarım tedavisini ilk getirdiğimiz dönemde depresyonda olan, kimseyle konuşmayan, gülmeyen ve hiçbir ilaç tedavisine yanıt vermeyen bir hasta gelmişti. Bu hastaya nöromodülasyon tedavisi, yani manyetik uyarım tedavisi uyguladık. Tedavi sonrasında birden canlandı ancak bu sefer eşine bağırıp çağırmaya başladı. Kadın kendini iyi hissederken, eşi bize kızarak şunları söyledi: ‘Eski halinden daha memnundum. Şimdi bana bağırıp çağırıyor.’ Bu durumda tedaviyi değiştirmek zorunda kaldık. Uyku düzenleyici bir tedavi uyguladık ve yaklaşık 7-10 seans sonunda sonuç aldık. Ancak bu süreçte, duygular canlandığında öfke de ortaya çıkmıştı. Özellikle eşine karşı öfkesi belirginleşmişti. Bu tür öfke, hastalık düzeyindeki öfkedir.” şeklinde konuştu.

Çözümü olan öfke nedir?

Günlük yaşantıda, iş hayatında ya da evde ortaya çıkan öfkenin çoğunlukla çözümü olan, düzeltilebilir bir durum olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Burada önemli olan, kişinin şu soruyu sorabilmesidir: ‘Hangi ilkem ya da prensibim zedelendi?’ Kişi öfkesini analiz edebiliyor ve bu öfkeye neden olan otomatik düşüncesini fark edebiliyorsa, duygularını daha sağlıklı bir şekilde yönetebilir. Öfke, nükleer enerji gibidir; doğru yönlendirilirse kişiyi kötü alışkanlıklardan korur ve kendini geliştirmesine vesile olur. Öfkesini tanıyan bir kişi, aslında kendisini tanıma yolunda önemli bir adım atmış demektir.” dedi.



Öfke bir enerji kaynağı ve doğru şekilde yönetilmesi gerekiyor

Bazı insanların başkalarını öfkelendirmekten zevk aldığını dile getiren Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bu kişiler, karşı tarafı provoke eder, hata yaptırır ve sonra da, ‘Zaten sen bağırıp çağıran bir insansın’ diyerek onun kusurlarını yüzüne vurur ve kontrol etmeye çalışır. Bu tür durumlarda, öfkeye kapılan kişi eğer bu oyunu fark ederse, tuzağa düşmemiş olur. Ancak bu tür davranışlar çoğunlukla bilinçli yapılmaz; genellikle bilinçaltındaki dinamiklerle ortaya çıkar. Pasif-agresif kişiler, bilerek yapmasalar bile karşı tarafı öfkelendirir ve bu şekilde rahatlarlar. Öfke, kontrol edilebilir bir duygudur. Hatta öfkenin kontrolü, bir enerji yönetimi meselesidir. Öfke bir enerji kaynağıdır ve doğru şekilde yönetilmesi gerekir. Öfke, cinsellik ve akıl gibi insandaki temel yaşam enerjilerindendir. Ancak bu enerjilerin iki uç noktada olması zararlıdır; ne aşırılığı ne de tamamen yokluğu sağlıklı bir durumdur. Önemli olan, bu enerjileri dengeli bir şekilde kullanabilmektir.” diye konuştu.



Çocuklarda katılma nöbetleri bir öfke nöbeti…

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, erken yaşlarda öfke kontrol problemine işaret ederek, şöyle devam etti:

“Özellikle çocuklarda katılma nöbetleri şeklinde kendini gösterebilir. Bu nöbetler aslında öfke nöbetleridir. Çocuk, istediği bir şey olmadığında katılma nöbetine girer ve zamanla bu davranışı öğrenir. Genellikle 3-5 yaşından önce, özellikle de 3 yaşından önce bu durum sıkça görülür. Ancak katılma nöbetleri bazen epilepsiyle karıştırılabilir. Bu nöbetler sırasında çocuk, istemediği bir durumu kabul etmekte zorlanır ve kriz yaşar. Eğer anne-baba bu durumu doğru yönetemez ve çocuğun her isteğini yerine getirirse, bu davranış pekişir ve öğrenilmiş bir davranış haline gelir. Burada önemli olan, çocuğa sakinleştirici bir şekilde ‘hayır’ diyebilmektir. Çocuğun başını okşayarak onu rahatlatmak ama aynı zamanda her isteğini yerine getirmemek gerekir. Bu şekilde, çocuk zamanla bu davranıştan vazgeçer.”

“Öfkelendiğimiz her olay, bir anlamda kabuk değiştirmek gibidir”

Erkek ve kadın beyinleri arasında duygusal tepkiler açısından farklılıklar bulunduğunu söyleyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bir erkek üzüldüğünde bunu genellikle öfkeyle ifade ederken, kadınlar üzüntülerini daha doğrudan bir şekilde, ağlayarak dile getirir. Erkeğin öfkelenmesi, aslında incinmiş olduğunun bir işaretidir. Bu durumu, yaralanmış bir evcil hayvanın davranışına benzetebiliriz. Yaralı bir hayvan, sevmediği için değil, incinmekten korktuğu için tepki verir veya kendine yaklaşılmasını istemez. Erkeklerin öfkesini bu bağlamda anlamak ve doğru şekilde ele almak önemlidir.” ifadesinde bulundu.

Öfke ve kırılganlık gibi durumların kişinin kendini tanıması ve geliştirmesi için fırsat olduğunu da kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Öfkelendiğimiz her olay, bir anlamda kabuk değiştirmek gibidir; bir kazanım ve değişim fırsatıdır. Bu nedenle, öfke anlarında kişilere çift yönlü bir bakış açısı geliştirmelerini öneriyoruz.” dedi.



‘Kırık kurabiye fenomeni’…

Birçok tartışma ve öfkenin, aslında yüzeyde görünen nedenlerden çok daha derin duygusal dinamiklere dayandığını da kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çift terapisinde yaşanan bir vakayı hatırlıyorum. Tartışma konusu, alışveriş merkezinde tuvalet kâğıdının 6’lı mı yoksa 8’li mi alınacağıydı. Düşünün, bu kadar basit bir konu öfkeye dönüşmüş. Psikolojide buna ‘kırık kurabiye fenomeni’ denir. Eğer insanlar zaten kavga etmeye hazır bir haldeyse, ‘Bu kurabiye niye kırık?’ diyerek bile tartışmaya başlayabilirler. Bu tür durumlarda, asıl önemli olan arka plandaki duyguyu çözebilmektir. Karşı tarafın duygularını önemsemek ve ona değer verdiğinizi hissettirmek, ilişkilerdeki gerilimleri azaltır. Yakın ilişkilerde iyi niyetli düşünceler (iyi zan) esas olmalı, kötü niyetli düşünceler (kötü zan) ise istisna olmalıdır. Bu yaklaşım özellikle dürüst ve yalan söylenmeyen ilişkilerde daha kolay uygulanabilir.” şeklinde konuştu.

Olumsuz düşünceler zihinde otomatik oluşuyor

Olumsuz düşüncelerin, insan zihninde genellikle otomatik olarak oluştuğuna işaret eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “İnsan beyni, olumsuz düşünceleri olumlu düşüncelere kıyasla altı kat daha hızlı algılar. Bunun nedeni, beynimizin yaratılıştan hayatta kalmaya odaklı olarak programlanmış olmasıdır. Tüm canlılar gibi insan beyni de çevresindeki tehditleri fark ederek kendini korumaya odaklanır. Bu yüzden bir olayın genellikle ilk olarak olumsuz yönünü görürüz. Ancak, kendini geliştiren ve zihinsel süreçlerini eğiten insanlar, olumsuzluğu fark ettikten sonra hemen olumlu yönünü de görebilir ve olumlu bir şekilde hareket etmeyi seçebilirler. Bu, insana özgü bir beceridir ve zihinselleştirme olarak adlandırılır. Zihinselleştirme, kişinin olumsuz düşünceleri anlamlandırıp olumlu bir bakış açısına dönüştürebilmesini sağlar. Bu beceriyi geliştirmek, kişinin yaşam kalitesi ve ilişkileri üzerinde doğrudan bir etki yapar.” dedi.



Toplum olarak çok öfkeliyiz…

“Ne yazık ki, toplum olarak çok öfkeli bir hale geldik.” diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Oysa bu sorunların çözümü oldukça basit; ancak bu konulara biraz yatırım yapmak ve zaman ayırmak gerekiyor. Kendine yatırım yapmak, mal, mülk ve paraya yatırımdan daha mı önemsiz? Kesinlikle hayır. Kendimize yaptığımız yatırım, hem bireysel hem de toplumsal olarak en değerli yatırım olacaktır.” şeklinde sözlerini tamamladı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/ofkeli-insanlar-icin-itfaiyeci-modeli-onerisi-5261.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/ofkeli-insanlar-icin-itfaiyeci-modeli-onerisi-5261.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/ofkeli-insanlar-icin-itfaiyeci-modeli-onerisi-5261-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/ofkeli-insanlar-icin-itfaiyeci-modeli-onerisi-5261.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/ofkeli-insanlar-icin-itfaiyeci-modeli-onerisi/4409/</link>
			<pubDate>Mon, 06 Jan 2025 12:26:34 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Teknoloji ile İnsan Arasındaki Karmaşık İlişki: 'Post-Luddizm']]></title>
			<description><![CDATA[Teknolojinin hayatımıza kattığı kolaylıklar yadsınamazken, beraberinde getirdiği bazı olumsuz etkiler de var. Özellikle psikolojik sağlık üzerindeki etkileri sıkça tartışılıyor. Uzmanlar, yapay zeka teknolojisinin hızla ilerlemesiyle ortaya çıkan işini kaybetme korkusu, bir diğer adıyla 'Post-Luddism' hakkında uyarılarda bulunuyor. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, Keyfiniz.com'a yapay zeka teknolojisinin hızla ilerlemesiyle ortaya çıkan işini kaybetme korkusu, bir diğer adıyla 'Post-Luddism' hakkında önemli açıklamalarda bulundu.

Yapay zeka nedeniyle işini kaybetme korkusu, günümüz iş dünyasında giderek daha yaygın bir endişe haline geliyor. Bu korkunun, bireyin yaşam kalitesini düşürebileceğine dikkat çeken Psikolog Özgenur Taşkın, “Yapay zeka nedeniyle işini kaybetme korkusu, bir diğer adıyla Post-Luddism sadece ekonomik güvenceyi tehdit etmekle kalmaz aynı zamanda bireyin psikolojik sağlığını da olumsuz etkileyebilir.” dedi. 

Eğitim, esneklik, sosyal destek ve profesyonel yardım gibi stratejilerle bu korkunun üstesinden gelmenin mümkün olduğuna değinen Taşkın, “Bireylerin teknolojik değişikliklere uyum sağlaması ve kendilerini sürekli olarak geliştirmesi, bu korkuyu azaltmada önemli bir rol oynar.” vurgusunu yaptı.



Post-Luddism, psikolojik sorunları tetikleyebilir!

Teknolojinin hızla ilerlemesi ve yapay zekanın günlük yaşamımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmesinin, iş dünyasında önemli değişikliklere yol açtığını hatırlatan Psikolog Taşkın, “Bu değişiklikler, bazı bireylerde işlerini kaybetme korkusuna neden olabilir.” dedi.

Yapay zeka nedeniyle işini kaybetme korkusu, bir diğer adıyla Post-Luddism’in sadece ekonomik güvenceyi tehdit etmekle kalmadığını aynı zamanda bireyin psikolojik sağlığını da olumsuz etkileyebileceğine dikkat çeken Taşkın, “Kişi belirsizlik ve teknolojinin gerisinde kalma kaygısı ile yetersizlik hissine sahip olabilir. Teknolojinin gelişmesi ile beraber kişilerde bazı semptomlar görülebilir.” diye konuştu.



Bu belirtiler Post-Luddism’e işaret ediyor olabilir

Kaygı ve stres, özsaygı ve özgüven kaybı, gelecek kaygısı ve belirsizlik gibi semptomların Post-Luddism’e işaret ettiğini aktaran Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, şöyle devam etti:

“İş kaybetme ihtimali kaygı ve strese sebebiyet verebilir. İş güvencesinin azalması, bireyin kendini değersiz hissetmesine yol açabilir ve bu da uzun vadede ciddi psikolojik sorunlara neden olabilir. Kaygı düzeyi arttıkça, iş performansı ve yaşam kalitesi olumsuz etkilenir. Hayatta kalmaya dair sorgulamalar başlayabilir. İşini kaybetme korkusu, bireyin özsaygı ve özgüveninde düşüşe yol açabilir. İş, bir bireyin kimliğinin önemli bir parçasıdır ve iş kaybı, kişinin kendini işe yaramaz hissetmesine neden olabilir. Özsaygı eksikliği, depresyon ve anksiyete gibi psikolojik sorunları tetikleyebilir. Gelecekle ilgili belirsizlik, bireylerde ciddi kaygılara yol açabilir. İşini kaybetme korkusu, gelecekle ilgili plan yapma yeteneğini olumsuz etkileyebilir ve bireyin kendini güvende hissetmesini zorlaştırabilir. Bu belirsizlik hissi, kişinin hem kişisel hem de profesyonel yaşamını olumsuz etkileyebilir.”



Değişikliklere uyum sağlamak, iş kaybı korkusuyla başa çıkmaya yardımcı olabilir

Post-Luddism ile baş etmek için atılabilecek bazı önemli adımlara değinen Psikolog Taşkın, “Teknolojik değişikliklere uyum sağlamak için sürekli öğrenme ve kendini geliştirme, bireyin iş güvencesini artırabilir. Yeni beceriler kazanmak, bireyin iş piyasasında rekabetçi kalmasına yardımcı olabilir.” dedi.

Taşkın, “Değişen iş piyasasına uyum sağlamak, bireylerin farklı kariyer yollarına açık olmalarını gerektirir. Esneklik, bireyin stres seviyesini azaltabilir ve iş kaybı korkusuyla başa çıkmasına yardımcı olabilir. Aile, arkadaşlar ve iş arkadaşlarıyla olan ilişkiler, bireyin stres ve kaygı düzeyini azaltmada önemli bir rol oynar. Sosyal destek, bireyin kendini daha güvende hissetmesine yardımcı olabilir. Psikolojik destek almak, bireyin iş kaybı korkusuyla başa çıkmasına yardımcı olabilir. Bir terapist bireyin duygusal tepkilerini yönetmesine ve daha sağlıklı baş etme stratejileri geliştirmesine yardımcı olabilir.” önerilerinde bulunarak sözlerini tamamladı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/teknoloji-ile-insan-arasindaki-karmasik-iliski-post-luddizm-6001.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/teknoloji-ile-insan-arasindaki-karmasik-iliski-post-luddizm-6001.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/teknoloji-ile-insan-arasindaki-karmasik-iliski-post-luddizm-6001-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/teknoloji-ile-insan-arasindaki-karmasik-iliski-post-luddizm-6001.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/teknoloji-ile-insan-arasindaki-karmasik-iliski-post-luddizm/4379/</link>
			<pubDate>Sat, 04 Jan 2025 11:58:28 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sağlıklı ilişkinin temeli iyi iletişim]]></title>
			<description><![CDATA[Sağlıklı bir ilişkinin en güçlü temellerinden biri şüphesiz ki iyi iletişim. İletişim, aile ve bireylerin yapısı ve kalitesi üzerinde doğrudan etkili olan bir faktör. Peki, ailede sizin aşk hayatınız ve ilişkinizin sağlığı ne durumda? İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Aşkınızı iyileştirmek için bir ilişki terapisti randevusuna ihtiyacınız olabilir. İlişkiler de, tıpkı vücut gibi sağlıklı bir bakıma ihtiyaç duyarlar. Bozulmuş güven, iletişim eksiklikleri veya ilişki sorunları göz ardı edilirse sonuçları trajik olabilir. İlişki check-up'ı ile, bir günde ilişkinizi yeniden yapılandırmak ve aşkınızı sağlıklı hale getirmek artık mümkün. Bazen bir ilişkide “her şey yolunda” dediğiniz anda bile aslında bir şeyler kayboluyor olabilir. İlişkinizi “check-up”a sokarak, ilişkinizi yeniden yapılandırarak, aşkınızı sağlıklı hale getirmeniz ve ona ikinci bir şansı vermeniz mümkün.



İlişki check-up’ı ile, tıpkı bir sağlık kontrolü gibi, ilişkinin önünün görülebilmesi için ışık tuttuğunu ifade eden İlişki Terapisti ve Yaşam Koçu Mehmet Murat Lik, konuyla ilgili şunları söyledi:

“Her ilişki zaman zaman darbe alabilir. Ancak önemli olan, o darbenin ilişkiye olan etkilerini en aza indirgemek ve yeniden sağlıklı bir yola girmektir. İlişki check-up’ı ile çiftlerin yaşadığı olumsuzlukları tespit ederek, onları onaracak çözüm yollarını sunuyoruz. Peki, ilişkilerdeki bu “gizli kırılmalar” ne kadar derin olabilir? Burada, doğru iletişim ve güveni yeniden inşa etmenin yollarını anlatıyoruz. Çünkü, ilişkilerdeki krizler giderek daha büyük bir tehdit haline gelirken, boşanma oranları hızla artıyor. Birçok çift, gözle görülmeyen güven sorunları, iletişim eksiklikleri ve kişisel geçmiş travmalarıyla ilişkilerini sabote edebiliyor. İlişki check-up'ı sayesinde, sağlıklı ve güçlü bir ilişkiyi nasıl koruyacağımızı anlatıyoruz. Karşılıklı anlayış ve empati, ilişkilerdeki birçok sorunun çözümüne katkı sağlayacaktır. Empati kurmak, karşınızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini anlamaya çalışmak ve ona saygı göstermektir. Her iki tarafın da birbirini anlaması ve duygusal olarak desteklemesi, ilişkideki bağı güçlendirir ve daha sağlıklı bir iletişim ortamı oluşturur. İyi bir dinleyici olmak, açık ve net bir şekilde konuşmak, duyguları doğru bir şekilde ifade etmek, ilişkilerdeki iletişim kalitesini artırır. İletişim becerilerini geliştiren bireyler, ilişkilerinde daha mutlu ve başarılı olurlar.” dedi.



Sosyal medya ilişkileri çürütüyor ve ilişkilerde “Kullan-At Dönemi” yaşanıyor

İlişki Terapisti ve Yaşam Koçu Mehmet Murat Lik, günümüzde ilişkilerin sosyal medya, kişisel problemler ve yaşanmışlıklar nedeniyle birçok zorlukla karşı karşıya olduğunu belirtti. Sosyal medyanın etkisiyle ilişkilerin kullan-at dönemine girdiğini vurgulayan Mehmet Murat Lik, insanların duygusal bağlarını derinleştirmek yerine, hızlı ve geçici ilişkiler kurarak, aşkı yüzeysel kıldığını söyledi. Mehmet Murat Lik, sosyal medyanın ruh sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini de vurgulayarak, insanların sanal dünyada yaşadıklarını ve gerçek duygulardan uzaklaştıklarını belirtti. Lik, toplumun içinde bulunduğu bu durumu aşmak için sağlıklı iletişim ve güvenin yeniden inşa edilmesi gerektiğini ifade etti. İlişkilerdeki en büyük tehlikeleri ve bunlardan nasıl korunacağını anlatan Mehmet Lik, sosyal medyanın bir insanları sanal bir dünyaya mahkum ederken, ilişkileri gerçek değerlerinden uzaklaştığını da açıkladı.

Boşanmaları önlemek için duygusal hasarların onarılması sağlanıyor

İlişki Terapisti ve Yaşam Koçu Mehmet Murat Lik, günümüzde ilişkilerin sosyal medya, kişisel problemler ve yaşanmışlıklar nedeniyle birçok zorlukla karşı karşıya olduğunu belirtti. İstatistiklere göre evliliklerin ilk 5 yılı içinde boşanma oranının %33,4’e kadar çıktığına işaret eden Mehmet Murat Lik, çiftlerin yaşadığı psikolojik ve duygusal zorlukların ön plana çıkabildiğini kaydetti. Çoğu zaman sosyal medya ve kişisel geçmişin etkisiyle, duygusal bağları sağlıklı bir şekilde kurmanın birçok kişi için imkansız hale geldiğini anlatan Mehmet Murat Lik, bu durumda, ilişki uzmanlarının devreye girerek, çiftlerin geçmişteki hasarları onarmalarına ve güven temelli sağlıklı bir ilişki kurmalarına katkı sağladığını ifade etti. Sevgi ve ilgi eksikliği yaşayan birinin sürekli kendini kanıtlama ve güven sağlama ihtiyacı duyacağını da söyleyen Mehmet Murat Lik, bu tür duygusal yüklerin ilişkilerde büyük çatlaklara neden olabileceğini belirtti. İlişkilerin sağlıklı bir temele oturması için sadece sevginin değil, aynı zamanda doğru anlayış, iletişim ve güvenin de gerekli olduğunu vurgulayan Mehmet Murat Lik, şunları belirtti:

“Bu süreçte, ilişkiler ciddi hasar almadan, uzmanların rehberliğinde sorunların çözülmesi kritik öneme sahiptir. Bir günlük ilişki Check-up’ı projemizde, sevginin ne kadar güçlü olduğunu anlatarak, takıntılar ve güven sorunları gibi derin problemleri de tespit ederek çiftlerin duygusal hasarlarını onarmalarına yardımcı oluyoruz.”



İyi iletişim, öğrenilebilen ve geliştirilebilen bir beceridir. Bu beceriyi geliştirmek için, iletişim eğitimlerine katılabilir, kitaplar okuyabilir ve günlük hayatta iletişimimize dikkat edebiliriz.

Sonuç olarak, sağlıklı bir ilişkinin temeli iyi iletişimdir. İyi iletişim, ilişkilerin daha güçlü, daha mutlu ve daha uzun ömürlü olmasını sağlar. Bu nedenle, ilişkilerimizde iyi iletişime önem vermeli ve bu beceriyi geliştirmek için çaba göstermeliyiz.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/saglikli-iliskinin-temeli-iyi-iletisim-7587.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/saglikli-iliskinin-temeli-iyi-iletisim-7587.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/saglikli-iliskinin-temeli-iyi-iletisim-7587-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2025/01/saglikli-iliskinin-temeli-iyi-iletisim-7587.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/saglikli-iliskinin-temeli-iyi-iletisim/4334/</link>
			<pubDate>Wed, 01 Jan 2025 15:11:13 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İklim Değişikliği ve Mental Sağlık: Eko Anksiyete]]></title>
			<description><![CDATA[İklim değişikliği, sadece çevremizi değil, aynı zamanda zihinsel sağlığımızı da derinlemesine etkileyen küresel bir kriz haline geldi. Bu küresel mesele, yeni bir kaygı türünün ortaya çıkmasına sebep olmuştur: eko anksiyete veya eko kaygı. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İklim değişikliği, tüm dünyayı etkileyen ve giderek daha fazla hissedilen bir sorun haline gelmiştir. Çevremizdeki doğa olaylarından günlük yaşamımıza kadar birçok alanda iklim değişikliğinin etkilerini görebiliyoruz. Bu küresel mesele, yeni bir kaygı türünün ortaya çıkmasına sebep olmuştur: eko anksiyete veya eko kaygı.

Amerikan Psikoloji Derneği’ne göre, iklim değişikliğinin kaçınılmaz etkilerinin izlenmesi, sürekli çevresel felaket korkusu ve geleceğe dair endişelere yol açar. Bu kaygı türü, bireyin hem kendisi hem de gelecek nesiller için duyduğu endişeyi kapsar. Eko anksiyete, henüz bir hastalık olarak tanımlanmasa da, önemli bir kaygı çeşidi olarak modern dünyada yerini almıştır.

Normalde kaygılar, genellikle mantıksız korkulardan kaynaklanırken, eko anksiyete durumunda kaygılar, gerçekleşmesi mümkün olan olumsuz çevresel olaylarla bağlantılıdır. Bu durum, kaygının ciddiyetini gözler önüne serer. İklim değişikliği ve çevresel koşullar hakkında düşünürken, sinirlilik, endişe, korku, düşünceleri kontrol edememe ve uyku problemleri gibi belirtiler iki haftadan uzun süre devam ediyorsa, kişi eko anksiyete yaşıyor olabilir.



Eko Anksiyete Kimlerde Görülür?

Eko anksiyete, özellikle çevresel sorunlara duyarlı ve bu konuda bilinçli olan gençler ve çocuklar gibi gruplarda daha fazla görülür. Ayrıca çocuk sahibi olan yetişkinlerde ve çevre hassasiyeti yüksek kişilerde de bu kaygı türü yaygındır. Küresel ölçekte eko anksiyetenin yaygınlığı hızla artmaktadır. Örneğin, Birleşik Krallık’ta yaşayanların %85’i iklim değişikliği konusunda endişeli olduklarını belirtmiştir. Türkiye’de ise halkın %40’ı çevre temizliği konusunda ülkelerinin geleceğiyle ilgili kaygı taşımaktadır. Bu oranlar, eko anksiyetenin küresel bir sorun haline geldiğini göstermektedir.

Eko Anksiyetenin Faydaları ve Mücadele Yöntemleri

Diğer kaygı türlerinden farklı olarak, eko anksiyete, çevresel sorunlara karşı mücadeleye teşvik edici bir işlevsellik taşır. Eko anksiyeteyle başa çıkmanın yolları arasında, çevresel olaylar hakkında daha fazla bilgi edinmek ve iklim değişikliği ile mücadele etmek için aktif bir şekilde harekete geçmek yer alır. Çevresel örgütlerde yer almak, sorumluluklarımızı yerine getirmek bu kaygıyı yönetmede etkili olabilir.

Bunun yanı sıra, çevresel felaketler ve olumsuz senaryolar hakkında aşırı bilgi almak ve sosyal medya içeriklerine maruz kalmak, eko anksiyeteyi daha da artırabilir. Bu nedenle, bu tür içeriklere maruziyeti sınırlamak, kaygının şiddetini azaltmada faydalı olacaktır. Kendi karbon ayak izimizi azaltma, doğada vakit geçirme ve çevresel felaketlerle nasıl başa çıkılabileceğini araştırma gibi adımlar, eko anksiyeteyle mücadelede yardımcı olabilir.



Sonuç Olarak: Eko Anksiyete ile Başa Çıkmak

Eko anksiyete, çevreye duyarlı olan ve dünya geleceği konusunda sorumluluk taşıyan her bireyin yaşayabileceği bir kaygıdır. Ancak, bu kaygı günlük yaşamınızda işlevselliğinizi etkileyebilecek düzeye geldiğinde profesyonel destek almak önemlidir. Farkındalık temelli meditasyonlar veya sanat terapisi gibi yöntemler, eko anksiyeteyle başa çıkmanıza yardımcı olabilir.

Uzm. Kl. Psk. Ayşenur Aldırmaz

Doktor Sitesi

Unutmayın, iklim değişikliğiyle mücadele etmek için bireysel çabaların yanı sıra toplumsal ve siyasi düzeyde de çalışmalar yapılması gerekmektedir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/iklim-degisikligi-ve-mental-saglik-eko-anksiyete-8048.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/iklim-degisikligi-ve-mental-saglik-eko-anksiyete-8048.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/iklim-degisikligi-ve-mental-saglik-eko-anksiyete-8048-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/iklim-degisikligi-ve-mental-saglik-eko-anksiyete-8048.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/iklim-degisikligi-ve-mental-saglik-eko-anksiyete/4299/</link>
			<pubDate>Mon, 30 Dec 2024 11:20:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Psikolog Görüşü: Yeni bir yıl, temiz bir sayfa için fırsat!]]></title>
			<description><![CDATA[Yeni yılda yeni kararlar almak isteyenlere, kararlılıklarını sürdürebilmeleri ve motivasyonlarını koruyabilmeleri için önerilerde bulunan uzmanlar, “Kendi potansiyelinize inanın ve bu yılı kendinizin en iyi versiyonuna ulaşmak için bir fırsat olarak görün” ifadelerini kullanıyor. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, Keyfiniz.com'a yeni bir yılın gerçekten de hayatımıza yepyeni bir sayfa açmamız için eşsiz bir fırsat olduğunu belirterek önemli açıklamalarda bulundu.

İnsanların belli dönemleri birer dönüm noktası olarak görmeye yatkın olduğunu belirten Psikolog Demir, araştırmalara göre insanların yeni bir haftanın, ayın ya da yılın başlangıcını, değişim ve gelişim için ideal bir zaman olarak algıladığını söyledi.

Yeni yılda alınan kararların sürdürülebilir olması için hedeflerin doğru belirlenmesi gerektiğine vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Demir, “Hedefe giden yolda motivasyonu yıl boyunca yüksek tutmak için de hedefleriniz görünür olmalı, kendinizi ödüllendirmeli, anı kutlamalı ve esnek olmalısınız.” dedi. Realist olmak gerektiğini de hatırlatan Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Aynı anda birden fazla hedef belirlemek cazip olabilir, ancak çok yüklenmek tükenmişliğe neden olur. Önceliklerinizi belirleyin ve kademeli ilerleyin” diye konuştu.



Yeni yılda etkili ve sürdürülebilir kararlar almak mümkün!

Yeni yılın, yeni bir başlangıcın şifresi olduğunu dile getiren Demir, “Takvim yapraklarının yenilenmesi, bizlere de yenilenme fırsatı sunulduğu hissini uyandırır.” dedi.

Psikoloji biliminin, bu ‘temiz sayfa etkisi’ni açıklarken, insanların belli dönemleri birer dönüm noktası olarak görmeye yatkın olduğunu belirttiğini aktaran Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Araştırmalar, yeni bir haftanın, ayın ya da yılın başlangıcını, değişim ve gelişim için ideal bir zemin olarak algıladığımızı gösteriyor. Ancak çoğu zaman yeni yıl kararları çok çabuk unutulur. Alınan kararların sadece yüzde 8'inin gerçekleştirildiği çalışma sonuçlarında karşımıza çıkıyor. Peki, etkili ve sürdürülebilir kararlar almak mümkün mü? Elbette!” ifadelerini kullandı.



S.M.A.R.T hedefler belirleyin…

Yeni yılda daha bilinçli kararlar almak için atılabilecek adımlardan bahseden Psikolog Merve Umay Candaş Demir, şunları söyledi:

“Hedeflerinizi özel (Specific), ölçülebilir (Measurable), ulaşılabilir (Achievable), ilgili (Relevant) ve zamana bağlı (Time-bound) olacak şekilde planlayın. Örneğin, ‘sağlıklı yaşam’ yerine ‘haftada 3 kez 30 dakikalık yürüyüş yapacağım’ gibi somut hedefler koyun. Değişim, küçük adımlarla başlar. Büyük değişimler yerine günlük rutinleri değiştirin. Her gün bir şeyi yüzde 1 daha iyi yapmaya çalışın. Hedeflerinizi bir dostunuzla paylaşın ya da sizi destekleyecek bir topluluğun parçası olun. Bu motivasyonu güçlendirir. Karşılaşabileceğiniz engelleri önceden düşünün. ‘Bu ay diyeti bozmamam için neler yapabilirim?’ gibi sorularla, olası zorluklara çözüm geliştirin.”

Hedeflerinizi görünür tutun, kendinizi ödüllendirin…

Motivasyonu yıl boyunca yüksek tutmak için hedefleri görünür kılmanın önemli olduğunu vurgulayan Demir, “Yazı tahtasına, ajandanıza ya da telefon ekranına hedeflerinizi yazın. Görünür olması, gündelik hayatta hatırlamanızı kolaylaştırır.” dedi.

Kendini ödüllendirmek, anı kutlamak ve esnek olmanın da motivasyonu yüksek tutmada etkili yöntemler olduğunu dile getiren Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Ulaştığınız her küçük hedef sonrasında kendinize bir ödül verin. Örneğin, sevdiğiniz bir filmi izlemek ya da kendinize küçük bir hediye almak gibi. Geçmişte yaptıklarınızı hatırlayarak kendinizi motive edin. ‘Geçen yıl ne başarılar elde ettim?’ sorusuyla, ilerlemenin mümkün olduğunu kendinize hatırlatın. Beklenmedik durumlar planlarınızı bozabilir. Ancak bu tamamen vazgeçmek anlamına gelmez. Hedeflerinizi güncellemekten ya da yeniden başlamaktan korkmayın.’ önerisinde bulundu.

Aynı anda birden fazla hedef belirlemek tükenmişliğe neden olabilir!

Zihinsel ve fiziksel sağlığın birbiriyle bağlı olduğuna dikkat çeken Demir, “Meditasyon, yoga ve nefes egzersizleri gibi teknikler hem stresi azaltabilir hem de fiziksel olarak rahatlık sağlayabilir. Beden ve zihin sağlığını beraber desteklemek önemlidir.” dedi.



Aynı zamanda realist olmanın hayal kırıklıklarının önüne geçeceğini de hatırlatan Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, sözlerini şöyle tamamladı:

“Aynı anda birden fazla hedef belirlemek cazip olabilir, ancak çok yüklenmek tükenmişliğe neden olur. Önceliklerinizi belirleyin ve kademeli ilerleyin. Yeni yıl, değişim için bir davettir. Ancak bu daveti gerçekleştirmek sizin elinizde. Kendi potansiyelinize inanın ve bu yılı kendinizin en iyi versiyonuna ulaşmak için bir fırsat olarak görün. Unutmayın, büyük değişimler, küçük adımlarla başlar."
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/psikolog-gorusu-yeni-bir-yil-temiz-bir-sayfa-icin-firsat-8821.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/psikolog-gorusu-yeni-bir-yil-temiz-bir-sayfa-icin-firsat-8821.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/psikolog-gorusu-yeni-bir-yil-temiz-bir-sayfa-icin-firsat-8821-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/psikolog-gorusu-yeni-bir-yil-temiz-bir-sayfa-icin-firsat-8821.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/psikolog-gorusu-yeni-bir-yil-temiz-bir-sayfa-icin-firsat/4288/</link>
			<pubDate>Sat, 28 Dec 2024 14:44:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çocuklarda Erken Ergenlik Dönemi: Gelişim Sürecinin İlk Adımları]]></title>
			<description><![CDATA[Erken ergenlik, kız çocuklarında 8 yaş, erkek çocuklarında ise 9 yaşından önce cinsel gelişme belirtilerinin ortaya çıkmasıdır. Bu durum, çocukların bedensel ve duygusal olarak daha erken bir dönemde yetişkinliğe geçiş yapmaya başlamasına neden olur. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Erken ergenlik dönemi, çocukların gelişiminde kritik bir aşamadır. Bu dönem, bireylerin cinsiyet kimliklerini keşfetmesi, sosyal ilişkilerde değişiklikler yaşaması ve bağımsızlık arayışına girmesi gibi önemli süreçleri içerir. Erken ergenlik, genellikle 9-12 yaşları arasında başlar ve bireylerin fiziksel, duygusal ve sosyal gelişimlerinde belirgin değişiklikler görülür.

Erken ergenlik, fiziksel değişimlerin yanı sıra, duygusal ve sosyal gelişimi de kapsayan bir dönemdir. Bu dönemde çocuklar, pubertenin başlangıcıyla birlikte hormonal değişiklikler yaşamaya başlarlar. Bu değişimler, beden imajı, özsaygı ve sosyal ilişkiler üzerinde etkili olabilir.



Erken Ergenlik Belirtileri


	Fiziksel Değişimler: Kızlarda meme gelişimi, adet döngüsünün başlaması; erkeklerde ise testislerin büyümesi ve ses değişiklikleri gibi fiziksel belirtiler ortaya çıkar.
	Duygusal Değişimler: Duygusal dalgalanmalar, öfke patlamaları ve kaygı gibi duygusal sorunlar sıkça görülür.
	Sosyal Değişimler: Arkadaşlık ilişkilerinde derinleşme, akran baskısı ve toplumsal normlara uyum sağlama çabaları dikkat çekicidir.


Yaşanan Zorluklar

Erken ergenlik dönemi, çocuklar için zorlu bir süreç olabilir. Fiziksel değişimler, sosyal baskılar ve duygusal dalgalanmalar, çocukların kendilerini güvensiz hissetmelerine neden olabilir. Bu dönemde, çocuklar kendilerini ifade etme yolları ararken, yanlış anlaşılma veya dışlanma korkusu yaşayabilirler.

Ailelerin ve Danışmanların Rolü

Ailelerin bu süreçte çocuklarına destek olmaları son derece önemlidir. Açık iletişim kurmak, çocukların duygusal deneyimlerini anlamalarına yardımcı olur. Danışmanlar ise, çocukların bu dönemde karşılaştıkları zorlukları anlamalarına ve başa çıkmalarına yardımcı olabilir. Bireysel veya grup terapileri, çocukların kendilerini ifade etmeleri ve sosyal becerilerini geliştirmeleri için faydalı olabilir.

Erken ergenlik dönemi, bireylerin gelişiminde önemli bir aşamadır. Bu dönemdeki değişimlerin anlaşılması, aileler ve danışmanlar için çocuklara destek sağlama açısından kritik bir öneme sahiptir. Çocukların sağlıklı bir şekilde bu dönemi atlatabilmeleri için uygun rehberlik ve anlayış şarttır. Eğitim, iletişim ve destekle, çocuklar bu süreci daha sağlıklı bir şekilde yönlendirebilirler.

Uzm. Psk. Dan. Başak Güvenir Cellat

Doktor Sitesi
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/cocuklarda-erken-ergenlik-donemi-gelisim-surecinin-ilk-adimlari-3915.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/cocuklarda-erken-ergenlik-donemi-gelisim-surecinin-ilk-adimlari-3915.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/cocuklarda-erken-ergenlik-donemi-gelisim-surecinin-ilk-adimlari-3915-t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/cocuklarda-erken-ergenlik-donemi-gelisim-surecinin-ilk-adimlari-3915.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/cocuklarda-erken-ergenlik-donemi-gelisim-surecinin-ilk-adimlari/4274/</link>
			<pubDate>Fri, 27 Dec 2024 13:55:43 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sürekli Uyuma İsteği: Nedenleri ve Çözümleri]]></title>
			<description><![CDATA[Sürekli uyuma isteği, birçok kişinin yaşadığı ve günlük hayatı olumsuz etkileyen bir durumdur. Bu durumun altında yatan birçok neden olabilir. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yeteri kadar uyusanız da yetmediğini düşündüğünüz bir dönemde misiniz? Günün büyük kısmında uykunuz olduğunu hissediyor ve devamlı esniyorsanız bu durum günlük yaşamınızdaki verimi de düşürecektir. Uyku ihtiyacınızın tıbbi nedenleri olabilir. Bunlar; Hipersomni (Aşırı Uyuma Bozukluğu), tiroid problemleri, kronik yorgunluk sendromudur. Öncelikle bunlardan birine sahip olup olmadığınıza dair tıbbi muayene olmanız ve kullanmanız gerekiyorsa ilaç tedavisine başlamanız gerekir.

Peki tıbbı olarak bunlardan birisine sahip değilseniz neden sürekli uykulu hissediyor olabilirsiniz?

Öncelikle yaşam tarzınızı gözden geçirelim. Düzensiz uyku alışkanlıklarınız olabilir mi? Uyku düzeninizin sürekli değişiyor olması vücudunuzun biyolojik saatini bozuyor olabilir ve sizde aşırı uyuma isteği ortaya çıkarabilir. Fiziksel aktiviteniz ya da beslenme tarzınız yetersiz olabilir mi? Hareket eksikliği vücudunuzu yavaşlatıp daha fazla uyuma ihtiyacı yaratıyor olabilir. Beslenmenizden kaynaklı olarak da yeterince vitamin ve mineral almıyorsanız enerjiniz düşeceğinden uyku ihtiyacınız artıyor olabilir.



Uyku ihtiyacınızın çevresel etkenleri de olabilir. İçinde bulunduğumuz mevsimin de ruh halimize etkisi oldukça büyüktür. Özellikle kış aylarına girdiğimiz havanın sürekli olarak karanlık ve kasvetli olduğu dönemlerde uyku isteğiniz artmışsa ‘Mevsimsel Depresyon (SAD)’ yaşıyor olabilirsiniz. Bu durumda da düzenli fiziksel aktivite, açık havada yapacağınız yürüyüşler ve doktor denetiminde alacağınız D vitamini gibi takviyelerin size faydası olacaktır. Mevsimsel depresyon günlük yaşamınızı ciddi şekilde etkiliyor, sosyal ve çalışma hayatınıza engel oluyor kendinizi çaresiz hissediyorsanız bir psikolog ve psikiyatriste de başvurarak yardım alabilirsiniz.

Sosyal olarak kendinizi izole ettiğiniz bir dönem geçiriyor olabilir misiniz? Sosyal etkileşim eksikliği de enerjinizi düşüreceğinden uyuma isteğinizi arttırıyor olabilir.

Ayrıca bazı ilaçlar yan etki olarak daha fazla uyumanızı gerektiriyor olabilir. Alkol gibi maddeler de uyku düzeninizi bozar. Adet dönemi ve gebelik gibi hormonel değişimlerin olduğu dönemlerde ise uyku ihtiyacının değişkenlik gösterdiğini söyleyebiliriz.



Psikolojik olarak ise depresyon, stres, anksiyete ve travma sonrası stres bozukluğu aşırı uyku ihtiyacı hissedilmesine sebep olur. Bunlar da vücutta enerji kaybına ya da aşırı zihinsel yorgunluğa sebep olacağından sürekli olarak uykulu hissedebilirsiniz.

Eğer uyku ihtiyacınızın psikolojik bir sebepten kaynaklandığını düşünüyorsanız kendinize günlük yaşamdaki hangi durumdan kaçıyor olabileceğinizi sorun. 

Uyuyor olmak size ne kazandırıyor? Bunu cevaplarken kendinize karşı dürüst olun ve cevapları bir kağıda not alın. Yatağa girip gözlerinizi kapattığınızda neyle vedalaşmayı istiyorsunuz? Bu sorunun cevabı sizi daha enerjik hale getirmenin anahtarı olabilecek!

Kendinize vedalaşmak istediğim durumla ilgili neyi çözebilirim? Bunun için ne yapabilirim? Sorularını yöneltin, bunlara cevap arayın ve harekete geçmekten kendinizi geri tutmayın. 



Unutmayın: Sürekli uyuma isteği, altında yatan bir sağlık sorununun belirtisi olabilir. Eğer atacağınız adımlar sizi zorlar ve kendinize katkı sağlayamadığınızı düşünüyorsanız profesyonel destek almanız sizin için en iyisi olacaktır.

Şevval Demirezen Psikoloji Psk.

Doktor Takvimi
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/surekli-uyuma-istegi-nedenleri-ve-cozumleri-9316.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/surekli-uyuma-istegi-nedenleri-ve-cozumleri-9316.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/surekli-uyuma-istegi-nedenleri-ve-cozumleri-9316-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/surekli-uyuma-istegi-nedenleri-ve-cozumleri-9316.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/surekli-uyuma-istegi-nedenleri-ve-cozumleri/4238/</link>
			<pubDate>Wed, 25 Dec 2024 00:01:00 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İşyerinde Başarının Engellenmesi: Yengeç Sepeti Sendromu]]></title>
			<description><![CDATA['Yengeç Sepeti Sendromu' iş dünyasında çok sık karşılaşılabilen davranışlar arasında yer alıyor. Uzmanlar, bu sendromun yalnızca bireylerin kariyerini değil, aynı zamanda ekiplerin verimliliğini ve iş yerindeki genel atmosferi de olumsuz etkilediğine dikkat çekiyor. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kurumsal kültürün gizli düşmanı “Yengeç Sepeti Sendromu”, çalışanların dolayısıyla da şirketlerin başarısını olumsuz etkiliyor. İş dünyasında başarı; bireysel çaba, ekip çalışması ve dayanışmanın ortak bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Fakat zaman zaman bireylerin ve ekiplerin potansiyelini kısıtlayan olumsuz davranışlarla karşılaşılabiliyor.

Bu davranışlardan biri de “Yengeç Sepeti Sendromu”. Bireylerin birbirlerinin yükselmesini ya da başarılı olmasını engelleme çabası olarak kendini gösteriyor. Bu sendrom, yalnızca bireylerin kariyerini değil, aynı zamanda ekiplerin verimliliğini ve iş yerindeki genel atmosferi de olumsuz etkiliyor.



Yengeç Sepeti Sendromu Nedir?

Uzman Klinik Psikolog Cansu Karaman, Keyfiniz.com'a günlük hayattaki ilişkilerde ve iş dünyasında kendini sıkça gösteren Yengeç Sepeti Sendromu hakkında şu bilgileri verdi;

“Bu metafor, bir yengeç sepetine konulan yengeçlerin birbirlerini aşağı çekerek hiçbirinin dışarı çıkamaması durumundan ismini alır. İş yerinde bu durumun çoğunlukla fırsatların sınırlı olması, düşük özsaygı, yetersiz liderlik ya da zayıf bir iş birliği kültüründen kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bazı çalışanlar, diğer çalışanların başarılarını tehdit olarak görebilir ve bunun yerine, kendi yükselmelerini gerçekleştirmek için birbirlerini engellemeye çalışabilirler. Bu durum, iş yerlerinde negatif durumlara yol açabilir.  Öncelikle, çalışanlar arasındaki verimli iş birliği bozulur, bu durum ise takım çalışmalarını olumsuz etkiler. Çalışanlar sadece kendi çıkarlarını gözetmeye başladığında ise şirketin genel verimliliği düşer. Kişilerde, moral bozukluğu ve tükenmişlik gibi duygusal sorunlar da ortaya çıkabilir. Bu durum kişilerin çalışma motivasyonunu, şirkete olan bağlılıklarını ve güven duygusunu zayıflatır dolayısıyla şirketin uzun vadeli başarısını etkiler.”



Hem Bireye Hem Şirkete Zararlı

Psikolog Karaman, yengeç sepeti sendromunun olumsuz etkilerinden korunabilmek için yapılması gerekenleri ise şöyle anlattı:

“Bu davranışları sergileyen kişinin durumun farkında olması gerekir. Kişi, kendi davranışlarını ve düşünce biçimlerini gözlemlemeli ve neden böyle davrandığını anlamaya çalışmalıdır. Kendi başarılarının başkalarına zarar vermemesi gerektiğini kavrayarak, iş birliği ve dayanışma kültürünü benimsemelidir. Çalışanlar, açık ve dürüst bir iletişim kurarak birbirlerine destek olmayı amaçlamalıdırlar. Bu, hem kendi gelişimlerini hem de ekip arkadaşlarının gelişimini teşvik etmek anlamına gelir. Ayrıca, olumsuz rekabeti bir kenara bırakıp, kolektif başarıyı ödüllendiren bir yaklaşım benimseyebilirler. Yengeç Sepeti Sendromuna karşı bireysel olarak korunmak isteyen bir çalışan, özsaygısını ve güvenini güçlendirmeye odaklanmalıdır. Kendi gelişimine yatırım yapmak, başkalarına yardım etmek ve başarılarını paylaşmak, hem profesyonel hem de kişisel tatmin duygusu sağlar. Çalışanlar, başka kişilerin başarılarını bir tehdit olarak değil de, bir motivasyon kaynağı olarak değerlendirmeyi öğrenmelidirler. Bu yaklaşım, hem kişisel hem de ekip şeklinde daha pozitif ve verimli bir çalışma ortamı oluşmasına katkı sağlayacaktır. Eğer bu konuda önlem alınmazsa, şirketin istihdam oranı düşer. Çünkü çalışanlar destek ve iş birliği bulamadıkları bir ortamda kalmak istemezler. Bu durum, şirketin başarılı personelini kaybetmesine ve yeni başarıları kendine çekme konusunda zorlanmasına neden olabilir. Bunun yanı sıra, sürekli çatışma ve olumsuz bir çalışma ortamı, müşteri memnuniyetsizliğine neden olabilir ve bu durum şirketin dışarıdaki itibarını uzun vadede zedeler.”



Çalışan Destek Programları Devreye Sokulmalı

Bu gibi sendromların kurumsal bağışıklığı ciddi anlamda zedelediğine dikkat çeken Psikolog Karaman, “Yengeç Sepeti Sendromu, iş dünyasında bireylerin ve ekiplerin potansiyelini baltalayan, dayanışmayı zedeleyen bir davranış modelidir. Bu durum, sadece bireyler arasında güvensizlik yaratmakla kalmaz, aynı zamanda organizasyonların sürdürülebilir büyüme kapasitesini de olumsuz etkiler. Bu sendromun etkilerini en aza indirmek ve kurum kültürünü pozitif bir zeminde inşa etmek için hızlıca harekete geçilmelidir. İş yerinde bu tür bir negatif davranışların üstesinden gelmenin en etkili yolu, kurumsal esenlik uygulamalarını hayata geçirmekten geçiyor. Modern kariyerlerin etkisi ve iş yerinde stres gibi olguların artışı, işverenlerin çalışanlarına kurumsal esenlik için daha fazlasını yapmaları gerektiği konusunu gündeme getirdi. İşverenler çalışan sağlığına önemli yatırımlar yapmış olsa da, yapılan araştırmalar çalışan destek programlarına daha fazla yapılması gerektiğini gözler önüne seriyor" ifadelerini kullandı.

Önemli Hatırlatma:

Yengeç Sepeti Sendromu, toplumların ilerlemesi için büyük bir engeldir. Bu sendromun üstesinden gelmek için bireysel ve toplumsal çabalar gösterilmelidir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/isyerinde-basarinin-engellenmesi-yengec-sepeti-sendromu-1554.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/isyerinde-basarinin-engellenmesi-yengec-sepeti-sendromu-1554.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/isyerinde-basarinin-engellenmesi-yengec-sepeti-sendromu-1554-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/isyerinde-basarinin-engellenmesi-yengec-sepeti-sendromu-1554.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/isyerinde-basarinin-engellenmesi-yengec-sepeti-sendromu/4155/</link>
			<pubDate>Sat, 21 Dec 2024 00:24:14 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sarılmanın Büyülü Gücü: Stres Giderici, Bağ Kurucu ve Mutluluk Verici Bir İlaç!]]></title>
			<description><![CDATA[Fiziksel temasın çeşitli şekillerde insanların birbirleriyle etkileşimde bulunması hali olduğunu belirten uzmanlar, sarılmanın ve fiziksel temasın psikolojik ve duygusal sağlığa olan etkilerinin de oldukça fazla olduğunu belirtiyor. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sarılmak, basit bir jest gibi görünse de, hem fiziksel hem de duygusal sağlığımız üzerinde derin etkileri olan güçlü bir iletişim biçimi. Üsküdar Üniversitesi NP Etiler Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, Keyfiniz.com'a aile, arkadaşlık veya romantik ilişkilerde fiziksel temasın önemi hakkında açıklamalarda bulundu.

Fiziksel temasın ilişkilerin sağlıklı gelişimi için temel ögelerden biri olarak kabul edildiğini dile getiren Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Hem arkadaşlık hem aile içinde hem de romantik ilişkilerde fiziksel temas, samimiyetin ve güvenin pekişmesine; sevgiyi ve bağlılığı ifade etmenin yanı sıra duygusal desteğin sağlanmasına ve duygusal bağların güçlenip, ilişkilerin derinleşmesine vesile olabilmektedir.” dedi.

Hem çiftlerin hem de ailelerin fiziksel teması arttırmak için bu hususa önem vermeleri gerektiğini ifade eden Beyaz, öte yandan karşıdaki kişinin sınırlarına saygı duyulması, fiziksel teması karşılıklı rızaya dayalı olarak doğal bir şekilde günlük akışa dâhil etmek gerektiğine dikkat çekti.



Stres seviyelerini düşürüyor, mutluluk hissini destekliyor

Fiziksel teması sarılma, el sıkışması, dokunma veya doğrudan beden teması gibi çeşitli şekillerde insanların birbirleriyle etkileşimde bulunması hali olarak tanımlayan Beyaz, “Bireylerin duygusal bağlarının güçlenmesinde ve sosyal ilişkilerinin sürmesinde önemli bir etkisi vardır fiziksel temasın. Ayrıca psikolojik ve duygusal sağlığa olan etkileri oldukça fazladır.” dedi.

Fiziksel temas üzerine yapılan araştırmaları hatırlatanPsikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Fiziksel temasın stres seviyelerini düşürdüğünü, oksitosin adı verilen ‘bağlanma hormonunun’ salgılanmasını artırdığını ve genel olarak mutluluk hissini desteklediğini görüyoruz. Oksitosin hormonu, bireylerde güven ve yakınlık duygularını artırarak sosyal bağları güçlendirir ve depresyon, anksiyete gibi duygusal sorunların azalmasında bir nevi yardımcı bir etken olabilir. Ayrıca, vücutta endorfin salgılanmasını tetikleyerek acı hissini de azaltabilir ve genel iyilik halini de artırabilir.” bilgisini verdi.



Fiziksel temas eksikliği ilişkileri olumsuz etkileyebiliyor!

Fiziksel temasın arkadaşlık, aile ve romantik ilişkilerdeki rolüne değinen Beyaz, “Fiziksel temas, arkadaşlık, aile ve romantik ilişkilerde önemli bir vazife görür. İlişkilerin de sağlıklı gelişimi için temel ögelerden biri olarak kabul edilebilir. Hem arkadaşlık hem aile içinde hem de romantik ilişkilerde fiziksel temas, samimiyetin ve güvenin pekişmesine; sevgiyi ve bağlılığı ifade etmenin yanı sıra duygusal desteğin sağlanmasına ve duygusal bağların güçlenip, ilişkilerin derinleşmesine vesile olabilmektedir.” dedi.

Fiziksel temas eksikliğinin ise ilişkiler üzerinde olumsuz etkileri olabildiğini dile getiren Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “İlişkilerde duygusal mesafenin artmasına, duygusal soğukluk ve yakınlığın azalmasına, güvensizlik ve ilişkinin sağlamlığına dair endişelerin artmasına ve duygusal gelişim sorunları, düşük özsaygı gibi problemlerin ortaya çıkmasına neden olabilir.” diye konuştu.



Farklı fiziksel temas türleri farklı anlamlar taşıyabilir

Farklı fiziksel temas türlerinin, ilişkilerde önemli ve birbirinden ayrı etkilere sahip olduğuna vurgu yapan Psikolog Beyaz, şunları söyledi:

“Örneğin sarılma, duygusal bağları kuvvetlendirir, sevgi ve güven hislerini yoğunlaştırabilir. Bu temas şekli, stresi azaltarak rahatlama sağlayabilir ve insanların duygusal destek almasını kolaylaştırır. El ele tutuşma ise yakınlık ve bağlılık hislerini artırabilir, güven duygusunu pekiştirir ve duygusal destek sağlayabilir. Öpüşme ise romantik ilişkilerde duygusal, cinsel bağları güçlendirebilir, mutluluk hormonlarının salgılanmasını artırabilir. İlişkinin türüne, kültürel normlara ve tercihlere göre bu temaslar farklı anlamlar taşıyabilir, ancak genel olarak insan ilişkilerinde olumlu etkiler sağlar ve iletişimi güçlendirir.”

Olumlu etkilerine rağmen sınırları olmalı!

Hem çiftlerin hem de ailelerin fiziksel teması arttırmaları için olağan akışta zaman ayırmaları ve bu hususa önem vermeleri gerektiğini ifade eden Beyaz, “Mesela gün içerisinde fiziksel temas etmek gibi küçük ritüeller oluşturmak, duygusal bağların güçlenmesine ve iletişimin derinleşmesine yardımcı olabilir. Ayrıca, birlikte spor yapmak, dans etmek veya yürüyüş yapmak gibi ortak ilgi alanlarına odaklanılarak aktivitelere katılmak, hem duygusal hem de fiziksel yakınlığı teşvik edebilir.” dedi.

Fiziksel temas her ne kadar olumlu etkilere sahip olsa da sınırları olması gerektiğine dikkat çeken Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, sözlerini şöyle tamamladı:

“Bunun sınırlarını belirlerken günlük iletişimde evvela hassasiyet göstermek ve karşılıklı rızaya dayalı olarak fiziksel teması doğal bir şekilde günlük akışa dâhil etmek, sağlıklı sınırları korumanın önemli bir parçasıdır. Her bireyin sınırlarını ve rahatlık düzeyini anlamaya çalışmak, rahatsız edici olmaktan kaçınmak ve açık iletişimle sınırları netleştirmeye yönelmek, ilişkilerde güveni ve saygıyı kuvvetlendirebilir. Böylelikle, sağlıklı bir şekilde fiziksel temas artırılabilir ve ilişkilerindeki bağlar daha da derinleştirilebilir.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/sarilmanin-buyulu-gucu-stres-giderici-bag-kurucu-ve-mutluluk-verici-bir-ilac-4811.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/sarilmanin-buyulu-gucu-stres-giderici-bag-kurucu-ve-mutluluk-verici-bir-ilac-4811.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/sarilmanin-buyulu-gucu-stres-giderici-bag-kurucu-ve-mutluluk-verici-bir-ilac-4811-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/sarilmanin-buyulu-gucu-stres-giderici-bag-kurucu-ve-mutluluk-verici-bir-ilac-4811.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/sarilmanin-buyulu-gucu-stres-giderici-bag-kurucu-ve-mutluluk-verici-bir-ilac/4025/</link>
			<pubDate>Sat, 14 Dec 2024 11:52:32 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Beyin Çürümesi: Gerçek mi, Metafor mu?]]></title>
			<description><![CDATA['Beyin çürümesi' terimi, son yıllarda özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte sıkça duyduğumuz bir ifade haline geldi. Peki, bu ifade ne anlama geliyor? Gerçekten de beynimiz çürüyor mu, işte sorunun cevapları ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Beyin Çürümesi Nedir?

Metaforik Anlamı: Genellikle, önemsiz, yüzeysel veya yanlış bilgilerle dolu içeriklerin sürekli tüketilmesi sonucu zihinsel yeteneklerin zayıflaması veya düşünme becerilerinin körelmesi olarak kullanılır.

Bilimsel Temeli: Tıpta direkt olarak "beyin çürümesi" gibi bir tanı bulunmamakla birlikte, bu ifade, nöroplastisite kavramıyla ilişkilendirilebilir. Beyin, sürekli olarak yeni bağlantılar kurarak ve mevcutları güçlendirerek değişebilen bir organdır. Ancak, düşük kaliteli içeriklerin sürekli tüketimi, beynin bu adaptasyon yeteneğini olumsuz etkileyebilir.



Beyin Çürümesine Neden Olan Etkenler

Sosyal Medya: Kısa ve ilgi çekici içeriklerin bombardımanı, derin düşünmeyi engelleyerek beyni pasif hale getirebilir.

Yanlış Bilgiler: Doğrulanmamış veya yanıltıcı bilgilerin yaygınlaşması, eleştirel düşünme becerilerini zayıflatabilir.

Dikkat Eksikliği: Sürekli olarak yeni uyarıcılara maruz kalmak, odaklanma ve konsantrasyon sorunlarına yol açabilir.

Pasif Tüketim: Bilgiyi sadece tüketmek yerine üretmek ve analiz etmek, beyni aktif tutar.



Beyin Çürümesini Önleme Yolları

Eleştirel Düşünme: Her bilgiyi sorgularken bulun ve farklı kaynaklardan bilgi edinmeye çalışın.

Derin Okuma: Kitaplar, makaleler gibi uzun ve detaylı içerikler, beyni daha fazla çalıştırır.

Yeni Beceriler Öğrenmek: Müzik aleti çalmak, yeni bir dil öğrenmek gibi aktiviteler, beyni uyarır.

Sosyal İlişkiler: Başkalarıyla etkileşim kurmak, farklı bakış açıları kazanmanıza yardımcı olur.

Doğa İle İlişki: Doğada vakit geçirmek, stresi azaltır ve zihni dinlendirir.



Sonuç

'Beyin çürümesi' kavramı, modern yaşamın getirdiği bazı olumsuz etkileri vurgulamak için kullanılan bir metafordur ancak bu durumun önüne geçmek ve beyni sağlıklı tutmak tamamen bizim elimizdedir. Yukarıda belirtilen yöntemleri uygulayarak, beyin sağlığımızı koruyabilir ve zihinsel potansiyelimizi en üst düzeye çıkarabiliriz.

Unutmayın: Beyin, tıpkı vücudumuzdaki diğer kaslar gibi ne kadar kullanılırsa o kadar güçlenir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/beyin-curumesi-gercek-mi-metafor-mu-5250.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/beyin-curumesi-gercek-mi-metafor-mu-5250.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/beyin-curumesi-gercek-mi-metafor-mu-5250-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/beyin-curumesi-gercek-mi-metafor-mu-5250.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/beyin-curumesi-gercek-mi-metafor-mu/3994/</link>
			<pubDate>Fri, 13 Dec 2024 08:32:46 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çocuklarda ekran süresi ve ekran bağımlılığına dikkat!]]></title>
			<description><![CDATA[Günümüzde dijital cihazların hayatımızdaki yeri giderek artarken, çocukların ekran süresi yönetimi kritik bir konu haline geldi. Uzmanlar, teknolojinin doğru kullanımı eğitim ve eğlence açısından faydalı olsa da, kontrolsüz ekran süresinin çocuklarda ekran bağımlılığı gibi sorunlara yol açabildiğine dikkat çekerek ebeveynlere uyarılarda bulundu. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Erken yaşta ekran süresinin kontrolsüz kullanımı, çocuklarda ekran bağımlılığına yol açabilir. Ekran bağımlılığı; sosyal, bilişsel ve fiziksel gelişimi olumsuz etkileyebilir. Ancak, ekran kullanımını yönetmek ve çocuklara dengeli bir dijital yaşam sunmak mümkündür. Bu makale, ekran bağımlılığının belirtilerini, risklerini ve çözüm önerilerini ele almaktadır.

Ekran Bağımlılığı Nedir?

Ekran bağımlılığı, bireyin teknolojik cihazları kontrolsüz bir şekilde kullanması ve bu cihazlara aşırı derecede bağlılık geliştirmesidir. Çocuklarda ekran bağımlılığı, sosyal ilişkilerin zayıflaması, öğrenme güçlükleri ve duygusal dengesizlik gibi sorunlara neden olabilir.



Ekran Süresinin Çocuklar Üzerindeki Etkileri

1. Fiziksel Sağlık: Uzun süre ekran başında oturmak, duruş bozukluklarına, obeziteye ve göz yorgunluğuna yol açabilir.
2. Bilişsel Gelişim: Aşırı ekran süresi, dikkat dağınıklığı ve öğrenme zorluklarıyla ilişkilendirilmiştir.
3. Psikososyal Etkiler: Çocuklar, sosyal etkileşimden uzaklaşabilir ve duygusal problemler yaşayabilir.

Ekran Bağımlılığının Belirtileri

• Ekran başında aşırı zaman geçirme ve diğer aktivitelere ilgisizlik.
• Ekran kullanımının sınırlandırılmasına karşı öfke veya huzursuzluk.
• Günlük rutinlerin ve uyku düzeninin bozulması.



Çözüm Önerileri ve Sağlıklı Dijital Alışkanlıklar

1. Süreyi Sınırlayın: Çocuklar için yaşlarına uygun ekran süresi sınırları belirleyin.
• 2 yaş altı çocuklarda ekran kullanımını minimum düzeyde tutun.
• 2-5 yaş arası çocuklar için günde en fazla 1 saat ekran kullanımı önerilir.
2. Alternatif Aktiviteler Teşvik Edin: Oyun, kitap okuma ve fiziksel aktiviteler gibi ekran dışı etkinliklere öncelik verin.
3. Ebeveyn Denetimi: Çocukların izlediği içerikleri kontrol edin ve birlikte zaman geçirerek rehberlik edin.
4. Teknoloji Örnekliği: Ebeveynler olarak kendi ekran sürenizi de yöneterek çocuklara örnek olun.

Ekran süresi, bilinçli kullanıldığında çocuklar için eğitici ve eğlenceli bir araç olabilir. Ancak, kontrolsüz kullanım, ekran bağımlılığına ve gelişimsel sorunlara yol açabilir. Ebeveynlerin, çocukların dijital alışkanlıklarını yakından takip etmeleri ve sağlıklı bir denge oluşturmaları büyük önem taşır. Sağlıklı dijital alışkanlıklar, çocukların hem fiziksel hem de zihinsel gelişimlerini destekleyecek temel bir adımdır.

Uzm. Psk. Dan. Başak Güvenir Cellat

Kaynak: Doktor Sitesi



Sonuç

Ekran süresi ve ekran bağımlılığı, çocukların sağlıklı gelişimi üzerinde önemli olumsuz etkilere sahip olabilir. Bu nedenle, çocukların ekran kullanım alışkanlıklarını düzenlemek ve dengeli bir yaşam sürdürmelerine yardımcı olmak büyük önem taşımaktadır.

Unutmayın; Her çocuk farklıdır ve ekran süresi limitleri de çocuğun yaşına, gelişim düzeyine ve bireysel özelliklerine göre belirlenmelidir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/cocuklarda-ekran-suresi-ve-ekran-bagimliligina-dikkat-8739.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/cocuklarda-ekran-suresi-ve-ekran-bagimliligina-dikkat-8739.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/cocuklarda-ekran-suresi-ve-ekran-bagimliligina-dikkat-8739-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/cocuklarda-ekran-suresi-ve-ekran-bagimliligina-dikkat-8739.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/cocuklarda-ekran-suresi-ve-ekran-bagimliligina-dikkat/3947/</link>
			<pubDate>Wed, 11 Dec 2024 14:23:40 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ergenlik dönemi depresyonunda tanı ve tedavi oldukça önemli!]]></title>
			<description><![CDATA[Günümüzde tüm bireyler için sıklıkla dile gelen depresyon; kişilerin farklı şart ve koşularla yaşadığı ve tedavi edilmediği, görmezden gelindiği takdirde hayatları olumsuz etkileyen süreçler doğurabiliyor. Öyle ki, uzmanlar tedavi edilmeyen depresyonun kronik bir hal alabileceğini ve tekrarlama ile yaşam kalitesinde belirgin bir düşüşe neden olabileceğini vurguluyor. İşte konuyla ilgili uzman görüşü ve detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Depresyon konusu ele alındığında,özellikle eğitim süreçleri içinde olan çocuk ve gençlerin yaşadığı ergenlik depresyonunda da erken tanı ve tedavi büyük önem taşıyor. Çünkü sağlıklı bir ruhsal yaşamın yapı taşları, ergenlik döneminde atılıyor.

Aile İçi Çatışmaya Dikkat Edilmeli

Moodist Psikiyatri ve Nöroloji Hastanesi, Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Uzm. Dr. Sebile Aslı Eke, aile içi çatışmaların beklenenden fazla olmasının depresyon ve kaygı gelişimine zemin oluşturduğunu söyledi.

Konuyla ilgili Keyfiniz.com'a açıklamalarda bulunan Psikiyatrist Dr. Eke, “Ergenlik dönemi, bireyin çocukluktan yetişkinliğe geçiş yaptığı bir süreçtir ve bu dönem biyolojik, bilişsel ve sosyal değişimlerle karakterizedir. Ergenliğin başlangıcı ve sonlanması her bireyde farklı zamanlarda olsa da, genellikle 11-12 yaş ile 19-20’li yaşlar arasındaki dönem, ergenlik dönemi olarak adlandırılabilir. Ergenlik dönemindeki bilişsel gelişimler ile gençler daha karmaşık düşünmeye, gelecek ile ilgili süreçleri daha fazla sorgulamaya başlarlar. Akranları ve aileleri ile iletişimlerinde değişimler olur. Aileleriyle çatışma yaşamaları sıklıkla gördüğümüz gelişim dönemi özelliklerindendir. Bu süreçte aile içi çatışmaların beklenenden fazla olması, depresyon ve kaygı gelişimine yatkınlık oluşturabilir.” ifadelerini kullandı.



Sosyal İzolasyon Depresyon Belirtisi Olabilir

Depresyon tedavi edilmediğinde gençlerin duygusal, sosyal ve akademik gelişimleri olumsuz etkilediğine dikkat çeken Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Uzm. Dr. Sebile Aslı Eke açıklamasını şöyle sürdürdü:

“Ergenlik dönemindeki depresyon ve eşlik eden ruhsal bozuklukların tanısını koyarken klinisyen hem genç hem de aileyle görüşür. Öykü alınırken, gencin güncel şikâyetlerinin ne olduğu, ne zaman başladığı, nasıl seyrettiği, daha öncesinde psikiyatrik başvurularının olup olmadığı, eşlik eden tıbbi hastalıklar, gelişim öyküsü, okul ve aile öyküsü ayrıntılı olarak ele alınır. Depresyon tanısı, klinisyen tarafından klinik görüşme ile konulur. Semptomların şiddetini ölçmek ve takip etmek için ise çocuk ve ergenlere özgü depresyon ölçeklerinden yararlanılır. Depresyon tedavi edilmediğinde gençlerin duygusal, sosyal ve akademik gelişimleri olumsuz etkilenir. Akademik başarıları düşebilir, okul reddi ve okulu bırakma görülebilir. Akranlarından uzaklaşma ve sosyal izolasyon artabilir. Ayrıca, alkol-madde kullanımı, kendine zarar verme ve intihar riski yükselir. Depresyon kronikleştiğinde ise ileride tekrarlama ihtimalinin artması ve kişinin yaşam kalitesi önemli ölçüde düşmesi görülen süreçlerdir. Bu nedenle ergenlik dönemi depresyonunda erken tanı ve tedavi çok önemlidir."

Aileler Depresyon Belirtileri Konusunda Bilgili Olmalı

Erken yaşta depresyon tanısı alan çocukların, akrabalarında da depresyonun daha fazla görüldüğüne dikkat çeken Moodist Psikiyatri ve Nöroloji Hastanesi, Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Uzm. Dr. Sebile Aslı Eke, aynı şekilde ailede intihar öyküsünün bulunmasının da çocuk ve ergenlerde depresyon görülme sıklığını arttırdığının altını çizdi. Aile ve ebeveynlerin depresyon belirtileri konusunda bilgili olmasının önemine dikkat çeken Uzm. Dr. Eke, “Ebeveynlerinde psikopatoloji olan gençlerde de depresyon gelişme riski artıyor. Annedeki depresyon öyküsü çocuk ve ergenlerdeki depresyon için hem genetik hem de çevresel bir risk faktörüdür. Olumsuz aile ortamında büyüyen, istismar ve ihmal gibi travmatik yaşantıları olan gençlerde depresyon gelişme ihtimali daha yüksektir.” dedi.



Açıklamasında, “Ergenlik döneminde gençler; akranları tarafından kabul edilmek isterler ve beğenilme arzusu duyarlar. Akran ilişkisinde zorluk yaşayan gençlerde yalnızlık hissi, özgüven problemleri, sosyal kaygılar sıklıkla görülebilir ve bunların varlığı depresyon gelişimi açısından risk oluşturur" ifadelerini kullanan Psikiyatrist Eke, "Aynı zamanda akran zorbalığına uğrayan gençlerde de depresyon açısından riski artar. Bu nedenle ebeveynler depresyon belirtileri konusunda bilgili olmalı ve çocuklarındaki değişimlere dikkat etmelidirler. Bu süreçte aileler, çocukları yargılamadan dinlemeli, gencin anlaşıldığını hissettirmeli ve duygusal olarak yanlarında olmalıdır. Aileler çocuklarında depresyon belirtilerini farkettikleri zaman çocuk ve ergen ruh sağlığı uzmanına başvurmaktan çekinmemelidir” diye konuştu.

Tedavi, Depresyonun Düzeyine Göre Belirleniyor

Hafif düzeyde depresyonda psikoeğitim, destekleyici müdahaleler, okul ve aileyi tedaviye dahil etmenin etkili olan yollar olduğunu belirten Eke, "Orta düzey depresyonda ise bilişsel davranışçı terapi, kişilerarası terapi, kabul ve adanmışlık terapisi (ACT), şefkat odaklı terapi, küçük çocuklarda oyun terapisinden yararlanılabilir. Terapi ile yeterli fayda sağlanamayan bazı olgularda ilaç tedavisi gerekebilir. Kronik ve dirençli depresyon gibi ağır düzeyde depresyon varlığında ise terapiye ek olarak psikofarmakolojik tedaviler kullanılır. İntihar riski olan ve ayaktan tedavi ile yeterli fayda sağlanamayan hastalarda da çocuk ve ergen psikiyatri servisinde yatarak tedavi önerilir" dedi.



Ergen Depresyonunun Belirtileri:

Mutsuzluk, keyifsizlik, içe kapanıklık, ağlama atakları, sinirlilik ve öfke kontrolünde zorlanma, yaptığı etkinliklere karşı ilgide belirgin azalma veya hiçbir şeyden zevk alamama (anhedoni).

İştah değişiklikleri (çok kilo verme veya kilo alma)

Uyku problemleri (uyku uyuyamama veya aşırı uyuma.

Sakin ve dingin kalmakta zorlanma (psikomotor ajitasyon) veya hareketlerde yavaşlama (psikomotor retardasyon)

Enerji düşüklüğü, kronik yorgunluk, umutsuzluk, karamsarlık, değersizlik düşünceleri veya aşırı suçluluk duyguları,

Konsantre olmakta zorluk çekme, okul başarısında düşme ve okul reddi, alkol-madde kullanımı, davranış problemleri,

Self mutilasyon (intihar dışı kendine zarar verici davranış) Tekrarlayan ölüm veintihar düşünceleri veya intihar girişimi.

Unutmayın:

Ergenlik dönemi, karmaşık ve zorlayıcı bir dönemdir. Çocuğunuzun bu dönemde yaşadığı duygusal iniş çıkışlar, normal kabul edilebilir. Ancak belirtiler uzun süre devam ederse veya çocuğunuzun günlük yaşamını olumsuz etkilemeye başlarsa, mutlaka bir uzmana başvurmalısınız.

Erken teşhis ve tedavi, ergenlikte depresyonun uzun vadeli etkilerini azaltır ve çocuğunuzun daha sağlıklı bir gelecek kurmasına yardımcı olur.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/ergenlik-doneminde-depresyonunda-tani-ve-tedavi-oldukca-onemli-1175.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/ergenlik-doneminde-depresyonunda-tani-ve-tedavi-oldukca-onemli-1175.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/ergenlik-doneminde-depresyonunda-tani-ve-tedavi-oldukca-onemli-1175-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/ergenlik-doneminde-depresyonunda-tani-ve-tedavi-oldukca-onemli-1175.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/ergenlik-donemi-depresyonunda-tani-ve-tedavi-oldukca-onemli/3918/</link>
			<pubDate>Tue, 10 Dec 2024 12:45:53 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Psikolojik Farkındalık ve İçsel Huzurun Önemi]]></title>
			<description><![CDATA[Psikolojik farkındalık, kendi düşünce, duygu ve davranışlarımızı anlama ve farkında olma sürecidir. Bu farkındalık, içsel bir yolculuktur ve hayatımızın birçok alanında bize rehberlik eder. İçsel huzur ise, zihinsel bir sakinlik, duygusal denge ve genel bir tatmin duygusudur. İşte konuyla ilgili detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Neden Bu İki Kavram Birlikte Anılıyor?

Farkındalık, huzurun anahtarıdır: Kendimizi ne kadar iyi tanırsak, o kadar iyi yönetebiliriz. Düşüncelerimizin ve duygularımızın farkında olmak, olumsuz düşünce kalıplarını kırmamıza ve stresle daha sağlıklı başa çıkmamıza yardımcı olur.

Huzur, farkındalığın sonucudur: İçsel huzur, sürekli bir arayış değil, bir süreçtir. Farkındalık pratiğiyle, anı yaşamayı öğrenir ve gelecek kaygıları veya geçmiş pişmanlıklarıyla boğuşmayı bırakırız. Bu da içsel huzura giden yolu açar.



Psikolojik Farkındalık Nasıl Geliştirilir?

Farkındalık meditasyonu: Düzenli olarak meditasyon yapmak, zihni sakinleştirmenin ve anı yaşamanın etkili bir yoludur.

Günlük tutmak: Günlük tutmak, düşünceleri ve duyguları dışa vurmanın ve onları daha iyi anlamanın bir yoludur.

Nefes egzersizleri: Derin nefes almak, stresi azaltır ve zihni berraklaştırır.

Yoga ve tai chi: Bu gibi bedensel aktiviteler, zihni ve bedeni bir araya getirir ve farkındalığı artırır.

Terapi: Bir terapist, farkındalığınızı geliştirmenize ve içsel huzura ulaşmanıza yardımcı olabilir.



İçsel Huzurun Faydaları

Stres azalması: Farkındalık, stresle başa çıkmanın doğal bir yoludur.

Daha iyi ilişkiler: Kendimizi ve başkalarını daha iyi anlamak, ilişkileri güçlendirir.

Artmış yaratıcılık: Sakin bir zihin, daha yaratıcı olmamıza olanak tanır.

Daha iyi karar verme: Farkındalık, daha bilinçli kararlar vermemizi sağlar.

Genel yaşam kalitesinin artması: İçsel huzur, yaşamın tüm alanlarında olumlu etkiler yaratır.

Özetle

Psikolojik farkındalık ve içsel huzur, birbirini tamamlayan kavramlardır. Farkındalık, içsel huzura giden yoldaki bir rehberdir. Bu yolculukta sabırlı olmak ve düzenli pratik yapmak önemlidir. Unutmayın, içsel huzur, bir varış noktası değil, sürekli bir süreçtir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/psikolojik-farkindalik-ve-icsel-huzurun-onemi-231.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/psikolojik-farkindalik-ve-icsel-huzurun-onemi-231.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/psikolojik-farkindalik-ve-icsel-huzurun-onemi-231-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/12/psikolojik-farkindalik-ve-icsel-huzurun-onemi-231.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/psikolojik-farkindalik-ve-icsel-huzurun-onemi/3855/</link>
			<pubDate>Sat, 07 Dec 2024 08:22:00 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Zihnimizi Susturmanın Yolları: İç Sesimizi Dinlemek ve Sakinleşmek]]></title>
			<description><![CDATA[Günümüzün hızlı ve yoğun yaşam temposunda zihnimizin sürekli bir düşünce akışında olması oldukça yaygın bir durum. Bu durum hem zihinsel yorgunluğa hem de stres ve kaygı gibi duygusal zorluklara yol açabilir. Zihnimizi susturmak, iç sesimizi dinlemek ve zihinsel bir dinginlik yakalamak için yapabileceğimiz birçok şey var. İşte konuyla ilgili detaylar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Zihnimizi Susturmanın Faydaları

Stres ve kaygıyı azaltır: Sürekli düşünce akışı, stres ve kaygı seviyelerini yükseltir. Zihni susturarak bu duyguları yönetebiliriz.

Odaklanmayı artırır: Düşüncelerin dağılmasını engelleyerek daha iyi odaklanabiliriz.

Uyku kalitesini iyileştirir: Uyku öncesi zihnin sakinleşmesi, daha kaliteli bir uyku deneyimi sağlar.

Yaratıcılığı destekler: Zihinsel gürültü azaldığında yeni fikirler üretmek daha kolay hale gelir.

Genel refahı artırır: Zihinsel olarak daha huzurlu olmak, yaşam kalitesini önemli ölçüde yükseltir.

Zihni Susturmanın Pratik Yöntemleri



Mindfulness Meditasyonu: Anın farkındalığına odaklanarak zihninizi sakinleştirebilirsiniz. Nefesinize odaklanmak, vücudunuzdaki hisleri fark etmek ve düşüncelerinizi yargılamadan gözlemlemek mindfulness meditasyonunun temel unsurlarıdır.

Derin Nefes Alıştırmaları: Derin ve yavaş nefes alarak vücudunuzu oksijenle doldurur ve zihninizi sakinleştirebilirsiniz.

Yoga ve Tai Chi: Bu disiplinler, hem beden hem de zihin sağlığı için oldukça faydalıdır. Vücudunuzu esneterek ve zihninizi rahatlatarak stresi azaltabilir ve iç huzuru bulabilirsiniz.

Doğada Vakit Geçirmek: Doğada yürüyüş yapmak, doğanın seslerini dinlemek ve yeşil alanlarda vakit geçirmek zihni dinlendirmenin etkili bir yoludur.



Hobilere Zaman Ayırmak: Kendinizi tamamen kaptırabileceğiniz bir hobi bulmak zihninizi meşgul etmek ve rahatlamanıza yardımcı olabilir.

Gündelik Yaşamda Farkındalık: Günlük yaşamınızda yaptığınız her işe odaklanarak o ana kendinizi verebilirsiniz. Yemek yerken yemeğe, yürürken yürümeye odaklanmak gibi.

Limitleri Belirlemek: Sosyal medya, iş ve diğer sorumluluklarınız için belirli zamanlar ayırmak zihinsel yorgunluğu azaltabilir.

Profesyonel Yardım Almak: Eğer zihinsel olarak zorlandığınızı düşünüyorsanız bir terapistten destek almak faydalı olabilir.

​​​​​​​

Önemli Notlar

Sabırlı Olun: Zihni susturmak zaman ve düzenli pratik gerektirir. Hemen sonuç beklemeyin.

Kendinize Şefkatli Olun: Zihninizin dağılmasına izin verdiğinizde kendinizi suçlamayın.

Farklı Teknikleri Deneyin: Herkes için en etkili yöntem farklı olabilir. Kendinize en uygun olanı bulana kadar farklı teknikleri deneyin.

Zihninizi susturmak, iç huzurunuzu bulmak ve daha sağlıklı bir yaşam sürmek için yapabileceğiniz en güzel yatırımlardan biridir.

Unutmayın, bu sadece bir başlangıç noktası. Daha fazla bilgi için bir uzmana danışabilirsiniz.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/11/zihnimizi-susturmanin-yollari-ic-sesimizi-dinlemek-ve-sakinlesmek-5609.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/11/zihnimizi-susturmanin-yollari-ic-sesimizi-dinlemek-ve-sakinlesmek-5609.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/11/zihnimizi-susturmanin-yollari-ic-sesimizi-dinlemek-ve-sakinlesmek-5609-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.keyfiniz.com/images/haberler/2024/11/zihnimizi-susturmanin-yollari-ic-sesimizi-dinlemek-ve-sakinlesmek-5609.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.keyfiniz.com/zihnimizi-susturmanin-yollari-ic-sesimizi-dinlemek-ve-sakinlesmek/3599/</link>
			<pubDate>Sat, 30 Nov 2024 11:01:55 +0300</pubDate>
			</item></channel>
</rss>